“İzahsız” İzaha Davette Ne Yapmak Gerek?

İzahsız İzaha Davet de nedir diyecek olursanız sizi 30.07.2020 tarihli, 31201 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 519 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğine bir göz atmaya davet ederiz. Ya da daha iyisi sizi yormadan konuyu biz açıklayalım.

Adı “İzaha Davet” Ama İşleyişi Tam Olarak Öyle Değil

2016 yılında Vergi Usul Kanunu’nun 370’inci maddesinde yapılan değişiklik ile hayatımıza giren, sonrasında 2019 yılında yapılan yasal değişiklik ile genel hatları oluşturulan ve 519 Sıra No.lu VUK Genel Tebliği ile de detayları belirlenen İzaha Davet Uygulaması mevcut haliyle adıyla tam da uyumlu olarak çalışmıyor. Uygulamanın adı “İzaha Davet” ancak sahte fatura kullanımına ilişkin süreçte mükelleflerden, izaha davet edilmeksizin doğrudan düzeltme yapmaları isteniyor.

Bu konuyu 21 Mayıs 2020 tarihinde yine bu platformda yayımlanan “Maliye: Sahte Fatura Kullandın Diyorsam, Kullanmışsındır. Nokta…” başlıklı yazımızda detaylıca açıklamıştık. O yüzden burada aynı hususlara tekrar değinmeyeceğiz. Bu yazımızda, İzahsız İzaha Davet uygulamasına muhatap olan mükelleflerin neler yapabileceğini, neler yapmaları gerektiğini açıklamaya çalışacağız.

Maliye’den Gelen Bir Acı Tebligat!

İdareden bir yazı aldınız ve yazıda, alım yaptığınız bir firmadan bahsedilerek bu alıma ilişkin KDV’lerin kayıtlarınızdan çıkarılarak beyannamelerinizin düzeltilmesi isteniyor. Peki şimdi ne yapmanız lazım?

Önce uygun komisyon karşılığı “şeytan”a uyan mükellefler açısından bakalım olaya. Lisedeki edebiyat öğretmenimin yazılı sınav öncesinde sınıfa yaptığı bir uyarı bu duruma uygun düşecek. “Çocuklar, kopya çekmek serbest ama yakalarsam sıfır veririm!”. Evet sahte belge kullanan mükellefler, kopya çekerken yakalandınız ve disiplin kuruluna sevkedilmek yerine aldığınız sıfıra şükredeceğiniz bir noktadasınız. O yüzden Maliye’nin sunduğu bu fırsatı sakın kaçırmayın, İdarenin istediği düzeltmeleri hemen yapın ve böylece konuyu en az hasarla kapatın.

Buradaki “en az hasar” kavramının muhteviyatı ise: (kullanılan sahte belgede gösterilen KDV tutarı) + (bu tutarın ödemesinin geciktiği her ay ve kesri için 6183 sayılı Kanunun 51’inci maddesinde belirtilen nispette uygulanacak gecikme zammı (izah zammı)) + (kesilecek vergi ziyaı cezasının %20’si). Ve tabi bir de sahte faturayı aldığınız firmaya ödediğiniz komisyon tutarı! Bu aşamada yararlanılabilecek “Vergi Cezalarında İndirim Uygulaması” hasar miktarını biraz olsun azaltacaktır. Bu uygulamaya göre, vergi dairesine dilekçe ile başvurulması durumunda vergi ziyaı cezasında %50’lik bir indirimden faydalanılabilir.

Peki ya alımları gerçek olan mükellefler? İdare onlara da iki seçenek sunuyor: “Ya istediğim düzeltmeleri yap ya da defter ve belgelerini hazırla, vergi incelemesine giriyorsun”. Yani alımları gerçek de olsa İzaha Davet Uygulamasına tabi tutulan mükellefler, verecekleri yeni beyannameler ile İdarenin istediği düzeltmeleri yaparak konuyu yukarıda açıkladığımız “en az hasar”la kapatabilirler.

Diğer bir seçenek olarak ise konuyu, vergi incelemesine taşıyarak bu inceleme sonucunda çözüme kavuşturmak. Bu inceleme sonucunda da iki olası ihtimalden birisi gerçekleşecektir.

1. İhtimal: Vergi Müfettişi yapacağı araştırmalar sonucunda alımın gerçek olduğu ve dolayısıyla faturanın sahte olmadığı sonucuna varabilir. Bu sonuçta parasal bir maliyet ortaya çıkmayacaktır ancak bu sonuca ulaşmak için uzun bir zaman geçmesi gerekecektir. Çünkü;

  • Düzeltme beyannameleri verilmeyen izaha davet dosyasının vergi incelemesine dönüştürülmesi için ilgili grubun İhbar ve İnceleme Taleplerini Değerlendirme Komisyonuna sevki,
  • Bu komisyonda işlem görerek dosyanın bir vergi inceleme görevine dönüştürülmesi,
  • Oluşturulan inceleme görevinin ilgili grubun görev havuzuna tanımlanması,
  • Bu inceleme görevinin bir vergi müfettişine işemri olarak gönderilmesi,
  • Vergi müfettişinin 1 aylık incelemeye başlama süresi içerisinde yapacağı ön çalışmalar,
  • İncelemeye başlama tutanağı alınarak incelemeye başlanılması,
  • İnceleme görevi için müfettişe tanınan 6 aylık süre,
  • Müfettişin talep etmesi durumunda verilebilecek 6 aylık ek süre,
  • Düzenlenen raporun Rapor Değerlendirme Komisyonuna sevki,
  • Bu komisyonda raporun değerlendirilmesi için gereken süre,
  • Komisyonun gerek görmesi halinde raporda yapılacak düzeltmeler için verilecek ilave süre,
  • Son halini alan raporun vergi dairesine gönderilmesi ve mükellefe sonuç hakkında bilgi verilmesi

için gereken süreleri dikkate aldığımızda 1 yılı aşkın bir süreç karşımıza çıkacaktır.

2. İhtimal: Vergi Müfettişi yapacağı araştırmalar sonucunda alımın ve dolayısıyla faturanın sahte olduğu sonucuna varabilir. Yukarıda sıraladığımız ve 1 yılı aşkın süre sonunda ulaşılan bu sonuç akabinde mükellefe çıkacak maliyet; (faturalardaki KDV tutarı) + (bu tutarın bir katı vergi ziyaı cezası (düzeltme yapılsaydı %20 oranında ödenecek olan)) + (faturaların kayıtlara alındığı tarihten rapora istinaden yapılan tarhiyata kadar olan süre için hesaplanan gecikme faizi (yukarıda anlatılan süreçteki 1 yılı aşkın süre de buna dahil edilmiş olacak)) + (sahte olduğu iddia edilen faturaların %10’u oranında hesaplanan özel usulsüzlük cezası). Bu noktada belirtmeden geçmeyelim, her ne kadar idare sahte belge kullanma incelemelerinde özel usulsüzlük cezası yazmakta ısrarcı olsa da Danıştay özellikle de son dönem kararlarında[1] özel usulsüzlük cezalarını kaldırmaktadır.

İncelemeye konu olan tutar düşük olduğu için vergi müfettişi büyük olasılıkla “bilmeden sahte fatura kullanma” sonucuna varacağından söz konusu raporlar için uzlaşma talep edilebilecektir. Uzlaşmada ise vergi aslı aynen korunurken vergi ziyaı cezasının yaklaşık %80’lik kısmı silinmektedir. Özel usulsüzlük cezası ise uzlaşmanın konusuna girmemektedir. Dolayısıyla inceleme sonucunda ortaya çıkan vergi ziyaı cezası için uzlaşmaya gidilmesi, uzlaşmanın kapsamı dışında kalan özel usulsüzlük cezası için ise vergi cezalarında indirim uygulamasından yararlanılarak %50’lik indirimden faydalanılması mantıklı olacaktır.

Bir İhtimal Daha Var. O da…

Ölmek değil elbette, “İhtirazi Kayıtla Beyanname Vermek”. Vergi hukukunda temel olarak, mükellefler kendi verdikleri beyannamelere ve bu beyannamelere göre tarh edilen vergilere dava yoluyla itiraz edemezler (VUK md. 378). Ancak ihtirazi kayıtla verilen beyannameler bu durumun istisnasını oluşturmaktadır. İhtirazi kayıtla beyanname vermenin detaylarını ise Vergi Daireleri İşlem Yönergesi’nde bulabiliriz. Yönergenin 55’inci maddesinin 2’nci fıkrasında, mükelleflerce kanuni gerekçe gösterilerek dava hakkının saklı tutulması yolunda şerh ile verilen beyannamenin ihtirazi kayıtla verilmiş kabul edileceği belirtilmiştir. Yönergenin diğer maddelerinde ise ihtirazi kayıtla verilen beyannameler için ne gibi işlemler yapılacağı açıklanmıştır.

Söz konusu düzenlemeler Vergi Usul Kanunu’nda ya da tebliğlerinde açıkça düzenlenmediği için geçmiş dönemlerde uygulamada tereddütler yaşanmış, yargıya intikal eden bazı olaylarda mükellef aleyhine kararlar alınmış ancak Danıştay’a[2] ve Anayasa Mahkemesi’ne[3] taşınan örnek olaylar için verilen kararlar neticesinde mükelleflerin ihtirazi kayıtla vereceklere beyannamelere karşı dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.

Sonuç olarak, mükellefler izaha davet uygulaması nedeniyle kendilerinden istenen düzeltmeleri yaptıkları ihtirazi kayıtlı beyannamelere dava açabileceklerdir.

Sonuç

Yapılan son düzenlemeler ile hayata geçen “İzahsız” İzaha Davet Uygulamasına tabi tutulan mükellefler, İdarenin istediği düzeltmeleri yaparak işlemi sonuçlandırabileceği gibi vergi incelemesine girerek de olayın gerçek mahiyetinin açıklığa kavuşmasını sağlayabilirler. Ancak bu seçenekler dışında yukarıda açıkladığımız şekilde istenilen düzeltmelerin yapıldığı beyannameleri ihtirazi kayıtla vererek ve sonrasında bu beyannamelere dava açarak da haklarını arayabileceklerdir. Dava yoluna gitmeyi tercih eden mükelleflerin, titizlikle hazırlanmış, hukuki alt yapısı sağlam bir dilekçe ile açacakları davanın, alımlarının gerçek olduğunun sağlam delillerle desteklenmesi durumunda lehlerine sonuçlanacağına inanıyoruz. Hatta mahkemelerde mükellefler lehine alınan kararların artması neticesinde İdarenin de bu uygulamayı yeniden gözden geçirebileceğini düşünüyoruz.


[1] Danıştay VDDK 21.11.2008 gün E:2007/334; K:2008/737 sayılı Kararı

[2] Danıştay 9. Dairesi’nin 13.12.2012 tarih ve E.2010/4896, K.2012/9474 sayılı kararı ve yine aynı Dairenin 27.03.2014 tarih ve E.2011/6478, K.2014/1243 sayılı kararı.

[3] 2015/15100 numaralı başvuruya istinaden 27.02.2019 tarihinde alınan ve 03.04.2019 tarihli, 30734 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan karar.

04.08.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Dengeleme Karşılığı Nedir?

Cevap: 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra sigorta şirketlerince deprem hasar karşılıkları adı altında karşılık ayrılmamakta olup anılan Kanunla sigorta ve reasürans şirketlerince “Dengeleme karşılığı” adı altında yeni bir karşılık ayrılabilmesine imkan sağlanmaktadır.

5766 sayılı Kanunun 20 nci maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanununun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (4) numaralı alt bendinde yapılan değişiklikle, deprem hasar karşılığı kaldırılarak sigorta ve reasürans şirketlerince dengeleme karşılığı adı altında ayrılan karşılıkların kurum kazancının tespitinde dikkate alınabilmesine imkan sağlanmış bulunmaktadır.

Buna göre, 1/1/2008 tarihinden itibaren uygulanmak üzere takip eden hesap dönemlerinde meydana gelebilecek tazminat oranlarındaki dalgalanmaları dengelemek ve katastrofik riskleri karşılamak üzere sadece deprem ve mühendislik sigorta branşlarında verilen deprem teminatı için hesaplanan dengeleme karşılıklarının sigorta ve reasürans şirketlerince gider olarak dikkate alınabilmesi mümkün bulunmaktadır.

Öte yandan, 5684 sayılı Kanun uyarınca ayrılan devam eden riskler karşılığı ve ikramiyeler ve indirimler karşılığının sigorta şirketlerince kurum kazancının tespitinde gider olarak indirimi mümkün bulunmamaktadır.

Dr. Koray ATEŞ
korayates@muhasebetr.com

(05.08.2020)

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Sigortalılık Başlangıcının Belirlenmesinde Esas Alınan Kanun

Emekliliğinizin Uzamaması İçin Sigortanızla İlgili Bu Hususlara Dikkat!

SGK’dan malullük, emeklilik (yaşlılık) ve ölüm sigortalarına prim ödeyenlerin, sigorta kollarından yapılması gereken yardımlara hak kazanıp kazanmadıklarının tespitinde, sigortalılık süresi, prim ödeme gün sayısı ve yaş faktörlerine bakılmaktadır. Özelikle sigortalılık süresi ile ilgili bazı hususların göz önünde bulundurulması ve kontrolü ileride emeklilik yönünden yaşanması muhtemel sorunları bertaraf edecektir.

Boşluk için endişe etmeyin

Sigortalılık süresi, sigortalının malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarih ile aylık bağlanması için yazılı istekte bulunduğu tarih, ölen sigortalılar için de ölüm tarihi arasında geçen süre olarak dikkate alınmaktadır.

Bu sürenin tamamen çalışılarak ya da prim ödenerek geçirilmiş olması koşul olmadığı gibi, bu sürenin başlangıç ve sonu arasında sigortalının aralıklı ya da birden çok sigortalılık hâline tabi çalışmasının, sigortalılık süresinin belirlenmesinde bir önemi bulunmamaktadır.

Emekli Sandığı sigortalılarının durumu

Tahsis talep tarihi itibarıyla Emekli Sandığı (4/1-c) kapsamında sigortalı olanların sigortalılık süresi, sigortalılığın başlangıç tarihi ile yetkili makamdan emekliye sevk onayı alınarak görevi ile ilişiğinin kesildiği ayın son günü arasında geçen süre, sigortalılıkları herhangi bir nedenle sona eren (4/1-c) kapsamındaki sigortalılar için ise, sigortalılığın başlangıç tarihi ile aylık bağlanması için yazılı istekte bulunduğu tarih arasında geçen süredir. Bu kapsamdaki sigortalıların sigortalılık süresinin bitiş tarihi belirlenirken, ölüm veya aylık bağlanmasını gerektiren hâllerde görev aylıklarının kesildiği tarih, Emekli Sandığı Kanunu’nda belirtilen yaş hadleri ile sıhhi izin sürelerinin doldurulması hâlinde bu süre ve hadlerin doldurulduğu tarihleri takip eden ay başı, diğer hâllerde ise görevden ayrıldıkları tarih esas alınmaktadır.

Vazife malullüğü aylığı almakta olanlar

Vazife malullüğü aylığı almakta iken, çalışmaya başlamaları nedeniyle haklarında uzun vadeli sigorta hükümleri uygulananlar için malullük, yaşlılık ve ölüm aylığı bağlanmasında veya toptan ödeme yapılmasında esas alınacak sigortalılık süresi, prim ödeme gün sayısı ve prime esas kazancın hesaplanmasında, vazife malullüğü aylığı bağlandığı tarihten önceki süreler dikkate alınmamaktadır.

Sigortalılık başlangıcının belirlenmesinde esas alınan kanun

SGK (5510 s.) Kanunu’na göre, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı; uluslararası sosyal güvenlik sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla, sigortalının, SGK’dan önce yürürlükte bulunan SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı…. ile diğer kanunlar kapsamındaki sandıklara veya kanuna tabi malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa kapsama girdiği tarih kabul edilmektedir. Bu nedenle ilk defa tabi olduğunuz sigortalılık başlangıcı SGK sisteminde yoksa bununla ilgili gerekli işlemleri başlatmanızda yarar vardır. Aksi taktirde emeklilik süreniz uzayabilir.

İşe giriş tarihi ile primlerin ödenmeye başlanan tarihin farklı olması 

4/1-a (SSK) sigortalıları için söz konusu olup, işe giriş tarihi ile primlerin ödenmeye başladığı tarih farklı ise, ilk defa malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasına tabi prim ödenmeye başlanan tarih sigortalılık süresinin başlangıcı olarak alınacaktır.

SGK tarafından devralınan sandıklara tabi olarak ilk defa prim veya kesenek ödenmeye başlanılan tarih sigortalılık süresinin başladığı tarih olarak dikkate alınacaktır.

Sigortalıların, birden fazla sigortalılık hâline tabi hizmetlerinin bulunması hâlinde ise sigortalılık başlangıç tarihi en eski olanı, sigortalılık süresinin başlangıcı olarak dikkate alınacaktır.

“Ve sordular: Neresi daha karanlık bu âlemin? Ve ben cevap verdim; Sevginin olmadığı her yer…”  Ferit Farjad

(Kaynak: İsa Karakaş / Türkiye Gazetesi | 04.08.2020)

 

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=29302

Evde Bakım Parası Hakkındaki Her Şey

Engelli yakınına bakanlara ödenen evde bakım parası 1544 liraya yükseldi. Bakım parası almak için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine başvuruluyor

Ağır engelli yakınına bakan kişilere evde bakım parası ödeniyor. Bunun için gelir sınırı şartı söz konusu. Diğer yandan fiili olarak bakım yapılması ve kan bağı da şart. Gelir sınırı konusunda bayram ikramiyesi kafaları karıştırıyordu. Geçen sene yapılan düzenleme ile bayram ikramiyesi nedeniyle evde bakım parasının kesilmesinin önüne geçildi. Temmuz ayından itibaren evde bakım parası enflasyon oranında zamlandı ve 1544 TL oldu. Zamlı evde bakım paraları bu aydan itibaren ödenmeye başlandı.

Nasıl alınır?

Engellilerin gündelik hayatlarını sürdürebilmeleri için başkasının bakımına muhtaç olmaları söz konusu. Engellilerin gündelik bakım hizmetlerinin genellikle kendi evlerinde ve bir akrabaları tarafından gerçekleştirildiği görülüyor. Bakım hizmetini gerçekleştiren kişiye evde bakım parası ödenebiliyor. Ancak bunun için bazı şartlar söz konusu.

Yüzde 50 engellilik

Engelliye bakan kişinin evde bakım parası alabilmesi için ilk şart, engellinin en az yüzde 50 oranında engeli olduğunun sağlık kurulu raporu ile tespit edilmesidir. Bununla birlikte, engellinin sağlık kurulu raporunda “ağır engelli” ibaresinin yer alması şarttır. Yüzde 50’den daha düşük bir engellilik oranı tespit edilmiş ise evde bakım parası alınamaz.

Akrabalık şartı

Evde bakım parası alınabilmesi için engellinin sağlık kurulu raporunda bakıma muhtaç olduğunun da belirtilmesi gerekmektedir.

Evde bakım parası alınabilmesi için engelliye bakan kişi ile engelli arasında kan bağı bulunması şart. Engelliye bakan herkes evde bakım parası alamıyor. İlgili yönetmelik çerçevesinde üvey akrabalar da evde bakım parası alabiliyor. Engelliye bakan kişinin engelli ile aynı adreste ikamet etmesi de şart. Aksi taktirde, bakım hizmetinin tam anlamıyla yerine getirilmeyeceği düşünülerek evde bakım parası ödenmiyor.

Farklı adreste karar heyetin

Engelliye bakacak başka kişinin bulunamaması ve engellinin veya yasal temsilcisinin özel veya resmi merkezlerde bakım hizmeti almayı istememesi hâlinde, bakım hizmetleri değerlendirme heyetinin de görüşü ile bakım hizmeti her gün rahatlıkla gelinip gidilebilecek yakınlıktaki farklı adresteki akraba tarafından da verilebilir.

Evde bakım parası ne kadar?

Evde bakım parası memur maaş katsayısına endeksli. Buna göre her yıl Ocak ve Temmuz aylarında enflasyon oranındaki artış sonrası memur maaş katsayısı güncellenince evde bakım parası da artıyor. Ocak ayında 1.460 TL olan evde bakım aylığı temmuz ayından itibaren 1.544 TL oldu. Zamlı evde bakım paraları ilk kez ağustos ayında ödenecek. Evde bakım paraları bir ay sonra geride kalan ay için ödendiği için temmuz aylığı ağustos ayında zamlı olarak ödenmiş olacak.

Başvurular nereye?

Evde bakım parası ve engelli aylığı alınabilmesi için başvuruların ikamet edilen yerdeki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine yapılması gerekiyor. Evde bakım parası alınması için başvuru esnasında engellinin bulunması gerekmiyor. Gerekli belgelerle yapılan başvurular değerlendirilerek evde bakım parası bağlanması işlemleri gerçekleştiriliyor.

Gelir sınırı ne kadar?

Evde bakım parasının alınabilmesi için engellinin bulunduğu hanede kişi başına düşen gelirin asgari ücretin üçte ikisinden düşük olması gerekmektedir. Bu yıl bu sınır 1402,65 TL. Örneğin engellinin yaşadığı hanede 4 kişi yaşıyorsa evde bakım parası alınabilmesi için bu hanedeki toplam gelirin 5 bin 610 TL’yi geçmemesi gerekir. Aksi takdirde evde bakım parası alınamaz.

Bayram ikramiyesi nedeniyle kesilmez

Evde bakım parası alan kişinin yaşadığı hanede bir emekli varsa ve bu emekliye bayram ikramiyesi ödenmişse ödenen ikramiyeler gelir sınırının hesabında dikkate alınmıyor. Dolayısıyla annenin engelli çocuğuna baktığı bir hanede, babanın emekli olması halinde Kurban ve Ramazan Bayramı’nda ödenen iki ikramiye gelir hesabında dikkate alınmıyor. Böyle olunca da evde bakım parası alan kişilerin bayram ikramiyesi almış olmaları nedeniyle bakanlığa bildirimde bulunmasına ve bu ikramiyeler nedeniyle aylıklarını kestirmelerine gerek yok.

(Kaynak: Cem Kılıç / Milliyet Gazetesi | 05.08.2020)

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=29303

İzaha Davet Nasıl Yapılır?

İzaha davet nedir?

“İzaha davet”, verginin tam ve zamanında ödenmediğine ilişkin emareler bulunduğuna dair yetkili merciler tarafından yapılmış ön tespitlerle ilgili olarak, bu merciler tarafından mükelleflerden açıklama istenmesi olarak tanımlanabilir.

Yasal düzenlemenin kısa tarihçesi

“İzaha davet” müessesesi Vergi Usul Kanunu’nun mülga 370. maddesinde 2016 yılında yapılan düzenlemeyle vergi sistemine girdi.

Yaklaşık üç yıllık uygulama sonrasında 07.12.2019 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan 7194 sayılı Kanun’la yeniden düzenlendi. Yeni düzenleme sonrasında müessesenin uygulamasına ilişkin usul ve esasların belirlendiği 519 sıra no.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği 30.07.2020 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Daha önce yürürlükte olan 482 sıra numaralı Usul Kanunu Genel Tebliği de yürürlükten kaldırıldı.

Müessesenin avantajı nedir?

Koşulların varlığı halinde ilgili mükelleften konu hakkında izahat talep ediliyor. İzaha davet edilen mükellefin açıklaması sonucunda vergi kaybı olmadığı anlaşılırsa, süreç mükellef hakkında vergi incelemesi veya takdir komisyonuna sevk olmaksızın sonlanıyor. Bu durum mükellefi önemli bir zaman ve parasal maliyetten kurtardığı gibi Mali İdareyi de gereksiz iş yükünden kurtarmış oluyor.

İzaha davet edilen mükellefin vergi ziyaına sebebiyet verdiğinin ortaya çıktığı durumda müessese, belirli şartlar dahilinde indirimli ceza uygulanmak suretiyle mükellefi daha ağır müeyyidelerden koruduğu gibi Mali İdarenin de verimliliğini artırmış oluyor.

Yetkili merci kimdir?

Yukarıda da belirttiğim gibi, izaha davet müessesesi, yetkili merciler tarafından yapılan ön tespitler sonucunda işlemeye başlıyor.

Yetkili merci, Gelir İdaresi Başkanlığı veya Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı bünyesinde kurulan komisyonu (Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonu) ifade ediyor.

Ön tespit nedir?

Vergi Usul Kanunu’nun 370. maddesinde yer alan izaha davet düzenlemesi kapsamında indirimli ceza uygulanması, yetkili merciler tarafından verginin ziyaa uğradığını gösteren emareler bulunduğuna dair ön tespitin yapılmış olduğu hallerde mümkün.

Ön tespit, düzenleme çerçevesinde belirlenen şekilde elde edilen bilgi, bulgu veya verilerin Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonu’na intikal ettirilmesi neticesinde, bu komisyon tarafından verginin ziyaa uğramış olabileceği yönünde yapılan tespiti ifade ediyor.

Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonu

Vergi Usul Kanunu’nun 370. maddesinin (c) fıkrasında verilen yetkiyi kullanan Hazine ve Maliye Bakanlığı, Gelir İdaresi Başkanlığı ve Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı bünyesinde yeterli sayıda “Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonu” oluşturmuş durumda.

İzaha Davetin Kapsamı

Değişiklik öncesinde Maliye Bakanlığınca izaha davet kapsamına alınan konular sınırlı olarak belirlenmişti. İzaha davet sadece bu belirlenen konular için mümkündü.

Yeni düzenlemede izaha davet müessesesi, vergi ziyaının bulunduğunu gösteren emarelerin tespit edilmesine bağlı olarak bütün konularda işletilebilir. Bu kapsamda, Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı ilgili birimlerce verginin ziyaa uğradığını gösteren emareler bulunduğu yönünde yapılan çalışmalar neticesinde belirlenen konulara ilişkin olarak haklarında ön tespit yapılanlar izaha davet edilebilir.

İzaha davet nasıl yapılır?

Tebliğde yapılan düzenlemeye göre, Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonu tarafından izaha davet kapsamında haklarında ön tespit yapılanlara, gerekli açıklamaların yer aldığı “İzaha Davet Yazısı” tebliğ olunacak.

İzaha davet yazısında yer verilecek hususlar yayımlanan Tebliğde ayrıntılı olarak sayılmış durumda. Bu çerçevede örneğin; 30 gün içinde izahat yapılması halinde konunun değerlendirileceğine, sürecin nasıl işleyeceğine ve sonuçlarına, süreç sonunda kesilecek ceza için uzlaşma ve cezada indirimden yararlanılabileceğine, izahatta ne tür delillerin sunulabileceğine ilişkin bilgilerin izaha davet yazısında yer alması gerekiyor.

İzahın değerlendirilmesi sonucu yapılacak işlemler neler?

Tebliğde yapılan açıklamaya göre;

– Yapılan izahın yeterli bulunması ve beyanname verilmesini veya vergi beyanının tamamlanmasını gerektirir bir durumun olmadığının değerlendirilmesi halinde, değerlendirme sonucunu içeren yazı mükellefe tebliğ edilecek ve mükellef hakkında herhangi bir işlem yapılmayacak.

– Vergi kaybı olduğunun komisyonca değerlendirilmesi halinde, 30 gün içerisinde; beyanname verilmesi veya verilen beyannamenin düzeltilmesi, ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, gecikme zammı oranındaki izah zammıyla ödenmesi şartlarıyla, vergi ziyaı cezası %80 indirimli (yani %20 oranında) kesilecek.

– Vergi kaybı olduğunun komisyonca değerlendirilmesi ancak mükellef tarafından beyanname verilmemesi veya verilen beyannamenin düzeltilmemesi durumunda, vergi incelemesine veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapılacak.

İzahta bulunulmazsa ne işlem yapılır?

İzaha davet edilen mükelleflerin 30 gün içinde izahta bulunmaması durumunda, komisyon tarafından izaha davet yazısında yer verilen ziyaa uğramış olabilecek vergi tutarının beyan edilmesi gerektiğine karar verilecek.

Bu durumda, 30 gün içerisinde beyanname verilmesi veya verilen beyannamenin düzeltilmesi, ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, gecikme zammı oranındaki izah zammıyla ödenmesi şartlarıyla vergi ziyaı cezası %80 indirimli, yani %20 oranında kesilecek.

Kimler izaha davet düzenlemesinden yararlanamaz?

Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesinde yer alan kaçakçılık fiilleriyle verginin ziyaa uğratılmış olabileceği hallerde haklarında ön tespit yapılanlar izaha davet edilmiyor.

Ancak, sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge kullanma fiilinin işlenmiş olabileceğine dair yapılan ön tespitlerde, kullanılan sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge tutarı, bir takvim yılında 100 bin Türk Lirası’nı geçmeyen veya bu tutarı geçse dahi ilgili yıldaki toplam mal ve hizmet alışlarının %5’ini aşmayan mükelleflere SMİYB ön tespit yazısı tebliğ edilebiliyor.

Yayımlanan tebliğde konuya ilişkin ayrıntılı açıklamalar mevcut.

30 gün içinde ödeme yapılmazsa ne olur?

Düzenlemeye göre, izaha davet düzenlemesi kapsamında verilen beyanname üzerine tahakkuk eden vergiler ile izah zammının 30 günlük süre içerisinde ödenmemesi durumunda, %20 oranında kesilmiş olan indirimli cezanın, %50 oranı esas alınarak tamamlanması ve izah zammının gecikme faizine dönüştürülmesi gerekiyor.

Kesilen ceza için uzlaşma yolu açık mı?

Kendilerine izaha davet yazısı tebliğ edilen mükellefler, bu maddeye göre %20 oranında kesilen vergi ziyaı cezasına ilişkin ihbarnamelerin tebliği üzerine süresi içerisinde tarhiyat sonrası uzlaşma başvurusunda bulunabilir. Ancak, maddenin (b) fıkrası kapsamında (sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge kullanma fiilinin işlenmiş olabileceğine dair yapılan) ön tespite ilişkin yazı tebliğ edilen mükelleflerin, düzenleme kapsamında kesilecek vergi ziyaı cezası için uzlaşma başvurusunda bulunması mümkün değil.

Yeni versiyonun başarı koşulu

İzlenimim, “İzaha davet” müessesesinin 2016 yılında yürürlüğe giren ilk versiyonunun başarılı olmadığı yönünde. Böyle olmalı ki, üç yılın sonunda ilgili madde ve genel tebliğ yeni baştan yazıldı.

Düzenlemenin yeni versiyonu başarılı olur mu sorusuna cevabım kısaca, belirli koşullar çerçevesinde neden olmasın şeklinde. Müessesenin başarı şansı özellikle şu üç konuya bağlı.

– Mali İdare’nin sağlıklı veri toplaması ve toplanan verilerin sağlıklı analizi. Veri toplanması ve bunların değerlendirilmesiyle ilgili geçmişte yaşanan çok sayıda olumlu/olumsuz deneyim var. Olumsuz deneyimlere örnek olarak, bir tarihte, kişilerin banka hesaplarına yatan bütün paraları bir bakıma gelir olarak değerlendiren ve buna ilişkin kişilere yazılan yazıları, olumlu deneyimlere ise diğer ülkelerden gelen, kişilerin ilgili ülkede elde ettiği gelirlerin Türkiye’de beyan edilip edilmediğini sorgulayan uygulamayı ifade edebilirim.

– İzahı değerlendirecek komisyonların inisiyatif alması. Uygulamanın aslında belirleyici koşulu bu. İzahatların kabulünde inisiyatif alınmadığı ve izaha davet edilen bütün mükelleflerin incelemeye sevk edildiği bir uygulamanın başarı şansı elbette yok. Umalım bu durumla karşılaşmayız.

– Mükellef tarafında, zamanında hazırlık ve dokümantasyon. Muhtemel vergi inceleme konularında olduğu gibi, muhtemel izaha davet konularını tahmin etmek de zor değil. İleride incelenebilecek konulara veya sorulabilecek sorulara zamanında hazırlık yapmak en sağlıklısı. İşlemlerden birkaç yıl sonra geçmişteki bir uygulamayı bütün yönleriyle doğru hatırlamak, ilgili Komisyonları ikna edecek bilgi ve belgeleri kısa süre içinde toparlamak ve sunmak her zaman mümkün olmayabilir. İzaha davet müessesesinin mükellef lehine doğru şekilde işlemesi bekleniyorsa, izahatın zamanında ve doğru şekilde yapılması kaçınılmaz.

(Kaynak: Recep Bıyık / Dünya Gazetesi | 05.08.2020)

 

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=29304

İsteğe Bağlı Prim Öderken Son Yedi Yıl Hesabına Dikkat

Soru: 8 Mart 1977 doğumluyum. SSK başlangıç tarihim çıraklık olarak 20 Ekim 1992, ilk prim girişim 1 Haziran 2000 ve 6755 gün prim ödemem var. Bunlara göre emeklilik şartlarım nedir?

Şu anki işyerimden ayrılsam kıdem tazminatı alabilir miyim? Ya da prim yetmiyorsa askerlik borçlanması yaparak tazminat alabilir miyim? Son olarak, primim şu anda asgari ücret üzerinden ödeniyor. Yüksek prim yatacak iş bulsam ya da şu anki işyerinde yatırılsa emekli maaşını etkiler mi? Serkan YURDUMİNSANI

Cevap: Çırak sigortasında emeklilik primi ödenmediğinden emeklilik açısından sigorta başlangıcı sayılmıyor. 1 Haziran 2000 başlangıcınıza göre emekli olmak için; 7000 gün prim ödeme ve 60 yaş şartlarına tabisiniz. 245 gün daha prim ödeyerek priminizi 7000 güne tamamlamanız şartıyla, 60 yaşınızı dolduracağınız tarihte emekli olabilirsiniz. İşinizden priminizi 7000 güne tamamlayacağınız tarihte kıdem tazminatı alarak ayrılabilirsiniz. Prim eksiğinizi de askerlik borçlanmasıyla tamamlamanız mümkün.

Askerliğinizi sigorta başlangıç tarihinden önce yapmışsanız 9 ayını borçlanmanız halinde, emekli olmak için; 25 yıl sigortalılık süresi, 5975 gün prim ödeme ve 58 yaş şartlarına tabi olursunuz. Priminiz yeterli olduğundan borçlanmadan sonra prim ödemeseniz de 58 yaşınızı dolduracağınız tarihte emekli olabilirsiniz. Askerliğinizi borçlandıktan sonra işinizden kıdem tazminatı alarak ayrılabilirsiniz. Emekli olacağınız tarihe kadar (58 veya 60 yaşı dolduracağınız tarihe kadar) yüksek kazanç üstünden prim ödeme emekli aylığınızı artırır.

İSTEĞE BAĞLI PRİM ÖDERKEN SON YEDİ YIL HESABINA DİKKAT

Soru: 1968 doğumlu bayanım. SSK giriş tarihim 3 Ekim 1990’dır. 1996-2000 arası toplam 1640 gün Bağkur’a prim ödemem var. SSK’ya da 2940 gün prim ödemem var. Eylül 2019’da isteğe bağlı olarak prim ödemeye başladım. İsteğe bağlı olarak 223 gün prim ödemem oldu. Ne zaman emekli olurum? 4A’dan mı yoksa 4B’den mi emekli olurum? Emeklilik şartlarım 47 yaş, 20 yıl, 5450 gün. VİLDAN

Cevap: Primi ödenen son yedi yıl (son 2520 gün prim ödemesi içinde) fazla prim ödenen sigortalılık statüsünden, prim ödemeleri eşitse son olarak tabi olunan sigortalılık statüsünden emekli olunuyor. Şayet son 2520 gün priminiz içinde SSK’ya daha fazla prim ödemişseniz SSK şartlarıyla emekli olacaksınız. SSK’da emekli olmak için belirttiğiniz gibi, 20 yıl sigortalılık süresi, 5450 gün prim ödeme ve 47 yaş şartlarına tabisiniz.

647 gün daha prim ödeyerek toplam priminizi 5450 güne tamamlayacağınız tarihte emekli olabilirsiniz. İsteğe bağlı prim ödemesi Bağkur’a sayıldığından, isteğe bağlı olarak prim öderken son yedi yıl hesabına çok dikkat etmeniz gerek. Şayet son yedi yılda Bağkur’a fazla prim ödemişseniz toplam prim ödemenizi 5400 güne tamamlamanız şartıyla, 56 yaşınızı dolduracağınız tarihte Bağkur’dan emekli olabilirsiniz.

MALULEN EMEKLİLİK ŞARTLARI NELERDİR?

Soru: 1989 doğumlum. İlk SSK başlangıç tarihim 2008 olup toplamda 1200 gün prim ödemem var. Bundan 1.5 yıl önce şeker hastalığından dolayı sağ bacağım diz altından kesildi ve şu anda yüzde 71 oranında engelliyim. Malulen emekli olabilir miyim? Veya nasıl emekli olabilirim? Volkan AKÇAY

Cevap: Malulen emekli olmak için; 10 yıl sigortalılık süresi 1800 gün prim ödeme ve en az yüzde 60 oranında işgücü kaybı aranıyor. Şayet ilk defa sigortalı olduğunuz tarihte malul derecesinde (yüzde 60 oranında) işgücü kaybınız yoksa 600 gün daha prim ödeyerek priminizi 1800 güne tamamlamanız şartıyla, raporunuzu ve tıbbi eklerini inceleyecek olan Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulu malul olduğunuza karar verirse, malulen emekli olabilirsiniz.

Sonuç 1800 gün priminiz olmadığından bugün için malulen emekli olamazsınız. Ancak 600 gün daha prim ödeyerek toplam priminizi 1800 güne tamamlayacağınız tarihte malulen emekli olmanız mümkün olabilir.

18 YAŞ ÖNCESİ SİGORTALIK SAYILMIYOR MU?

Soru: 3 Ağustos 1978 doğumluyum. İlk sigorta başlangıcım 17 yaşındayken 1 Eylül 1995 tarihindedir. Hizmet dökümünde bu bilgiler gözükmekte ama emeklilik için baktığımda sigorta başlangıç tarihi olarak 3 Ağustos 1996 gözükmektedir. 18 yaş öncesi SSK başlangıcım emekliliğe sayılmıyor mu? Hasan YILDIRIM

Cevap: 1 Eylül 1995 girişinizde adınıza prim ödemesi varsa, emeklilik şartlarınız bu tarihe göre belirlenir. Şayet bu tarihte adınıza prim ödenmişse, emekli olmak için; 25 yıl sigortalılık süresi, 5750 gün prim ödeme ve 55 yaş şartlarına tabisiniz.

Emeklilikte aranan şartların sağlanıp sağlanmadığı hesap edilirken, sigorta başlangıç tarihi olarak 18 yaşınızı doldurduğunuz 3 Ağustos 1996 tarihi dikkate alınacak. Ancak bunun hiçbir önemi yok. Çünkü emeklilik şartlarınız 1 Eylül 1995’e göre belirleniyor. Ayrıca 55 yaşını dolduracağınız 3 Ağustos 2033’te 25 yıllık sigortalılık sürenizi çoktan doldurmuş olacaksınız.

DÜŞÜKLÜĞÜN NEDENİ 2001’E GÖRE HESAPLANIP 2018’DE ÖDENMESİDİR

Soru: Babam 23 sene 4 ay PTT kurumunda dağıtıcı olarak çalıştı. Atılan bir iftira sonucu ceza dosyası sahtecilik ama cezaevi tahliye kağıdında görevi ihmal ve suistimal yazan suçtan 2 sene ağır ceza aldı. 1991 infaz yasasından yaralanarak 1997 yılında 4 ay 24 gün cezaevinde yattı. Tahliye olduktan sonra geri kalan 20 ayını özel sektörde SSK’lı olarak çalışarak 2001 yılında Emekli Sandığı’ndan emekli oldu. Ancak emekli ikramiyesini alamadı. SGK’ya yazılı başvuruda bulunduk.

Ancak 2016 yılı sonunda bize ‘ödenmez ancak mahkeme kararıyla tekrar değerlendirilir’ yazısı gönderildi. Biz de 2016 yılı sonunda Ankara 14. Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açtık. Ancak mahkeme talebimize ret yönünde karar verdi. Kararı temyiz ettik. Temyiz talebimiz 19 Nisan 2018 tarihinde 11. İdare Dava Dairesi’nce kabul edildi. Mahkeme idareye başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak yasal süre ile birlikte ikramiyemizin ödenmesine karar verdi. Kuruma yazılı dilekçe ile müracaat ettim.

1 Temmuz 2001 tarihinden itibaren ikramiye hesaplaması yapılarak 7/4 derecesinden 23 tam yıla 6.024,97 TL ikramiye ve 3.464,44 TL yasal faiz ile 9.489,41 TL ikramiye ödediler. Ama ben bunun az olduğunu düşünerek yazılı müracaat yaptım. Bana 23 yıl üzerinden hesaplama yapıldığına dair yazı gönderdiler. Sonuç olarak, 17 yıllık yasal faiz ile beraber 9 bin TL ikramiyenin az olduğu düşüncesindeyiz. Yeniden dava açabilir miyiz? Acaba size göre bu tutar doğru mudur? E.T.

Cevap: Sosyal Güvenlik Kurumu uygulaması ile konuya ilişkin olarak açılan davalar neticesinde verilen yargı kararları çerçevesinde, 2018 yılında babanıza; emekli olduğu 2001 yılındaki geçerli memur maaş katsayısı ve diğer katsayılar üzerinden emekli ikramiyesi hesaplanarak, mahkeme kararı gereğince hesaplanan yasal faizi ile birlikte ödeme yapılmış.

Babanız gibi emekli olduktan uzunca bir süre sonra mahkeme kararı ile emekli ikramiyesine hak kazananların emekli ikramiyesi bu şekilde hesaplanıyor. Emekli ikramiyesinin düşüklüğünün nedeni, 2018’de ödenen emekli ikramiyesinin 2001 yılında geçerli katsayılara göre hesaplanmasından kaynaklanıyor. Maalesef uygulama bu yönde. Geciken süre için emekli ikramiyesine yasal faiz hesaplandığından dava açsanız da bir sonuç alamayacağınız kanısındayız.

PRİM 5400 GÜNE TAMAMLANACAK

Soru: 12 Ocak 1965 doğumlu annem bu zamana kadar kısa süre tekstil işinde çalıştı ama sigorta yapmadılar. İlk sigortası 8 Temmuz 2019’da yapıldı. Şu an hâlâ çalışıyor. Emekli olmak için kaç yaşına kadar çalışması gerek? Ferdi TEKGÜL

Cevap: Anneniz yaş haddinden emekli olmak için; 5400 gün prim ödeme ve 61 yaş şartlarına tabi. Annenizin yaş sorunu olmadığından ara vermeden prim ödemesine devam etmesi halinde primini 5400 güne tamamlayacağı 8 Temmuz 2034’te emekli olabilir.

TAŞERON İŞÇİNİN ÖDENMEYEN ÜCRETİNİ KİM ÖDEYECEK?

Soru: Bir belediyeden köprü yapım işi alan müteahhitlik firmasında, taşeron olarak köprü yapım işinde çalışıyorum. Firma iki aydır ücretimizi ödemiyor. Belediye ‘biz de karışamayız’ diyor. Ortada kaldık. Ücretimizi nasıl alacağız? Daha da ödenmezse işten ayrılsak işsiz kalacağız. Ödenir umuduyla ve başka iş bulamayız korkusuyla işi de bırakamıyoruz. DAVUT

Cevap: Alt işverene iş yaptıran işveren; taşeron işçilerin ücretlerinin ödenip ödenmediğini, işçinin başvurusu üzerine veya aylık olarak resen kontrol etmek ve varsa ödenmeyen ücretleri hak edişlerinden keserek işçilerin banka hesabına yatırmak zorundadır. İş Kanunu uyarınca kamu makamlarının ve asıl işverenlerin; hak edişlerden işçilerin ödenmeyen ücretlerini keserek işçiye ödeme yükümlülüğü bulunuyor.

Bu kapsamda kamu kurumları, mahalli idareler veya kamu iktisadi teşebbüsleri yahut özel kanuna veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesine dayanılarak kurulan banka ve kuruluşlar, asıl işverenler müteahhide verdikleri her türlü bina, köprü, hat ve yol inşası gibi yapım ve onarım işlerinde çalışan işçilerden müteahhit veya taşeronlarca ücretleri ödenmeyenlerin bulunup bulunmadığının kontrolü ya da ücreti ödenmeyen işçinin başvurusu üzerine, ücretleri ödenmeyen varsa müteahhitten veya taşeronlardan istenecek bordrolara göre bu ücretleri bunların hak edişlerinden ödemek zorundadır.

Hatta bunun için; hakediş ödeneceği zaman işyerinde şantiye şefliği, işyeri ilan tahtası veya işçilerin toplu bulunduğu yerler gibi işçilerin görebileceği yerlere yazılı ilan asılmak suretiyle duyuru yapılması gerekiyor. Ücret alacağı olan işçilerin her hakediş dönemi için olan ücret alacaklarının üç aylık tutarına kadar idareler sorumlu olup, üç aydan fazlası için sorumlulukları bulunmuyor. Ödenmeyen ücretleriniz için vakit geçirmeden ilgili belediyeye başvurun ve hak edişlerden kesilerek ücretinizin ödenmesini talep edin.

(Kaynak: Ekrem Sarısu / Posta Gazetesi | 05.08.2020)

 

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=29305

Emeklilik Dilekçesi Ne Zaman Verilmeli?

Emeklilik tarihi yaklaşanlar, daha yüksek emekli aylığı bağlatmak için dilekçenin yılbaşından önce mi sonra mı verilmesi gerektiğini merak ediyor. Bu sorunun cevabı, yıl içinde yapılan emekli aylığı artışlarının, o yıl için belirlenecek güncelleme katsayısından az mı çok mu olduğuna bağlıdır. Peki emekliliği yaklaşanlar güncelleme katsayısının ne olacağını önceden nasıl bilebilir? Ahmet Kıvanç, HABERTÜRK okurlarının sorularını yanıtladı.

EMEKLİLİK DİLEKÇESİ NE ZAMAN VERİLMELİ?

Öncelikle bizi aydınlatan yazılarınız için teşekkür ederim. Emeklilik için yaşım 6 Aralık 2020 tarihinde doluyor. Emeklilik dilekçemi aralık ayında değil de 6 Ocak 2021 tarihinde verirsem emekli aylığımda artış olur mu? Olursa bu fark bir aylık emekli aylığımdan feragat etmeye değer mi? (Kamil B.)

Kamil Bey, sorunuzun cevabını verebilmek için öncelikle yıllık enflasyonun ve gayri safi yurtiçi hasıladaki (GSYH) büyüme seyrinin netleşmesi gerekir. Nedenini şöyle anlatayım:

Emekli aylığı bağlanırken, öncelikle kişinin çalışma yaşamı boyunca Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bildirilen prime esas kazançları, dilekçenin verildiği yılın ocak ayındaki katsayı ile güncelleniyor. Güncelleme katsayısı üzerinden hesaplanan tutara, yılın ilk yarısında emekli olanlarda ocak ayındaki enflasyon artışı, ikinci yarısında emekli olanlara da temmuz ayı enflasyon artışı yansıtılıyor. Örneğin aralık ayında dilekçe verirseniz emekli aylığınız öncelikle 2020 Ocak ayı itibarıyla hesaplanır. Bu hesaplamada en son güncelleme katsayısı 2019’a ait olduğu için 2019 yılı güncelleme katsayısı kullanılır. Hesaplanan bu tutara bu yılın ocak ayındaki yüzde 6.49 ve temmuz ayındaki yüzde 5.75 oranındaki enflasyon farkı eklenerek gelecek yıl ocak ayında bağlanacak emekli aylığınız bulunur.

Ocak ve temmuz aylarında emekli aylıklarına yapılan artış sırasıyla yüzde 6.49 ve yüzde 5.75 olurken, 2020 yıl sonu enflasyonu örneğin yüzde 9’da kalacaksa ve 2020 yılı büyüme rakamı eksi olacaksa emeklilik dilekçesini aralık ayında vermek gerekir.

Buna karşılık, örneğin 2020 yılı enflasyonunun yüzde 15, büyüme rakamının da yüzde 5 olacağı görülürse, bu durumda dilekçeyi ocak ayında vermeniz emekli aylığınızda yaklaşık yüzde 3’lük bir artış anlamına gelir. Sonuç olarak, karar verebilmek için yılın sonuna doğru rakamların netleşmesini beklemek gerekir.

Diğer taraftan emeklilik dilekçesi verirken kıdem tazminatı konusunu da dikkate almalısınız. Çünkü kıdem tazminatı tavanı her yıl ocak ve temmuz aylarında artırılır. Giydirilmiş aylık brüt ücretiniz 7 bin 117 liradan fazla ve çalışma süreniz de uzunsa aralık ayı yerine ocak ayında emeklilik dilekçesi vermek daha avantajlı olur.

İŞVEREN YILLIK İZİNLERİ SİLEBİLİR Mİ?

İşveren 13 Temmuz’da işten çıkartıldığımı açıkladı ve beni kısa çalışmaya ayırdı. 13 Temmuz’dan bu yana evdeyim. 27 Temmuz’a kadar evden bilgisayar ile bağlanıp devam ettim. O gün bilgisayarın iadesini istediler. İşten çıkarma yasağı kalktığında resmi çıkış yapacaklarını söylediler. Ağustos ayında işten çıkarma yasağı kalkmaz ise ücretsiz izinli göstereceklerini belirttiler. 2019 yılından kalan 5 gün ve bu yıldan 18 günlük yıllık iznimi kullanma talebinde bulundum. Geçen yıldan kalan 5 günlük iznimin silindiğini, sadece bu yıldan olan 18 günlük izni kullanabileceğimi söylediler. İşverenin izinlerimi silme hakkı var mı? İşten çıkış yaptıklarında ihbar tazminatı ve kıdem tazminatı alabiliyor muyum? Benim yasağın kalkmasını beklemem gerekiyor mu? Çünkü bu durum iş arayışımı etkiler ve maddi kayıp yaşarım. (Gamze Y.)

Gamze Hanım, öncelikle çok geçmiş olsun. Son sorunuzdan başlamak istiyorum. Çalışanların yıllık izin hakları yasal güvence altındadır. Bırakın işverenin izni silmesini, işçi kendi istese bile izin hakkından feragat edemez. İşçi ya çalışırken iznini kullanır, ya da kullanmadığı izin günlerinin parasını işten ayrılırken alır. İşveren, işçinin izin kullandığını kanıtlamak zorundadır.

İşveren, ahlâk ve iyi niyet kurallarına aykırılık dışında bir sebeple işten çıkardığında ihbar tazminatı ve kıdem tazminatını öder. İhbar tazminatının miktarı, çalıştığınız süreye göre değişir. İş yerindeki çalışma süresi 6 aydan az olan işçi için 2 hafta; 6 aydan 1.5 yıla kadar olan işçi için 4 hafta; 1.5 yıldan üç yıla kadar olan işçi için 6 hafta; üç yıldan fazla olan işçi için de 8 haftalık ücret tutarında ihbar tazminatı ödenir. İşten çıkartılacağınıza dair herhangi bir yazılı bilgi verildi ise bunu kanıt olarak gösterip noterden ihtar çekmek suretiyle işten çıkarma yasağını beklemeden iş akdini haklı fesih yapabilirsiniz. Ancak iş akdini kendiniz feshettiğinizde ihbar tazminatı alamazsınız.

(Kaynak: Ahmet Kıvanç / Haber Türk | 05.08.2020)

 

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=29306

İşçinin Sigorta Primlerinin Eksik Yatırılmasının Sonuçları ve Gerçek Ücretin Tespiti

Ücret, işçinin iş görme edimi karşılığında hak etmiş olduğu temel haklardandır. Sözleşme serbestisi gereği taraflar asgari ücret düzeyinin altında kalmamak şartıyla diledikleri ücret seviyesi üzerinde anlaşabilirler. Ancak işverenlerin daha az prim ödemek için ücretin asgari ücrete tekabül eden kısmını bankaya yatırması, kalan kısmını ise işçiye elden ödemesi şeklinde uygulamalara başvurduğu bilinmektedir. İşçinin gerek çalışma döneminde gerekse de emeklilik sürecinde aleyhine olacak bu tür uygulamaları kabul etmesi aslında sözleşmenin zayıf tarafını teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten birçok çalışan işsiz kalma korkusuyla bu türden uygulamalara rıza göstermektedirler. Ancak işçinin rıza göstermesi sözleşme serbestisi kapsamında değerlendirilebilecek bir husus değildir. Çünkü iş ve sosyal güvenlik mevzuatı gereği işçinin ücreti tam olarak ödenmeli ve ödemelere ilişkin sigorta primleri eksiksiz yatırılmalıdır. Yazımızda ücreti gerçek ücret üzerinden kayıt altına alınmayan işçinin nasıl bir yol izleyebileceği, iş akdini haklı nedenle fesih hakkı olup, olmadığı ve gerçek ücretin nasıl tespit edileceği konuları değerlendirilecektir.

I-         SİGORTA PRİMLERİNİN EKSİK BİLDİRİLMESİNİN SONUÇLARI:

Sigorta Primi Eksik Bildirilmesi Nedeni İle Ortaya Çıkan Kayıplar:

Çalışma hayatında kayıt dışı istihdam probleminden sonra uygulamasına sıklıkla rastlanan bir başka mesele de işçinin gerçek ücreti üzerinden bildirim yapılmaması sorunudur. İşçinin ücreti asgari ücretten yüksek olduğu halde, asgari ücrete tekabül eden kısım kayıt altına alınarak yasal bildirimleri bu tutar üzerinden yapılmakta, asgari ücretten arta kalan ücret miktarı ise kayıt dışı olarak işçiye ödenmektedir. Bu durum bir taraftan Devlete ödenecek vergi ve sigorta primlerinin eksik ödenmesine, diğer taraftan işçinin geçici iş göremezlik ödeneği, işsizlik ödeneği gibi ödenekleri ile beraber emeklilik döneminde bağlanacak aylıkları ile başta kıdem ve ihbar olmak üzere hak edeceği tazminat tutarlarında kayıplara yol açmaktadır.

Sigorta Primlerinin Eksik Yatırılması Nedeni İle İşçinin İş Akdini Fesih Hakkı ve Tazminat Hakları:

4857 sayılı İş Kanunu 24 üncü maddesinde işçinin iş akdini haklı nedenle feshedebileceği haller düzenlenmiştir. Bunlardan birisi de işveren tarafından işçinin ücretinin kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmemesi veya ödenmemesi durumudur. Bu maddeye dayanarak sigorta primleri eksik yatırılan işçinin iş akdini haklı nedenle feshedebileceği söylenebilir. Konuya ilişkin yargı kararları da aynı yöndedir. Nitekim Yargıtay bir kararında, “Davacının davalı işyerinde oto yedek parçacısı olarak çalıştığı, yaptığı iş ve davalı tanık anlatımları dikkate alındığında asgari ücretin üzerinde ücretle çalıştığı anlaşılmakta olup, davacının aldığı ücretin sigorta kayıtlarına yansıtılmaması 4857 sayılı Yasanın 24/II-e hükmü gereği işçiye iş sözleşmesini haklı nedenle fesih imkanı verir. Bu nedenle davacının kıdem tazminatı isteminin kabulü gerekirken hatalı değerlendirme ile reddi bozmayı gerektirmiştir.” şeklinde konuyu değerlendirmiştir. İşçinin iş akdini haklı nedenle feshetmesi işyerinde en az bir yıllık kıdem şartını sağlaması durumunda kendisine kıdem tazminatı hakkını da verecektir. Ancak her ne kadar iş akdi haklı nedenle de feshedilmiş olsa fesih işçiden geldiği için ihbar tazminatı hakkı doğmayacaktır.

Sigorta Primlerinin Eksik Yatırılması Nedeni İle İşçinin İdari Mercilere Başvuruda Bulunma Hakkı:

SGK primleri eksik yatırılan işçiler bu duruma istinaden gerek CİMER ve BİMER aracılığı ile gerekse de alo 170 bilgi hattı aracılığı ile konunun incelenmesini talep edebilirler. Denetim elemanlarınca yapılacak incelemelerde işçi ifadesi dahil her türlü delile başvurulmaktadır. Primlerin eksik yatırıldığı tespit edilirse bu takdirde işverene idari para cezası uygulanması ve eksik primlerin SGK ya bildirilmesi yoluna gidilmektedir.

II-       GERÇEK ÜCRETİN TESPİTİ:

İş akdini haklı nedenle fesheden işçi, gerçek ücretin tespit edilmesi ve tazminat haklarının bu ücret üzerinden ödenmesini sağlamak amacıyla dava yoluna gidebilir. Kural olarak ücretin miktarını ispat yükü işçi üzerindedir. Ancak Yargıtay ilke kararlarında, 4857 sayılı İş Kanunu’nun ücret bakımından sağladığı korumalar ve işverenin işçiye belge verme yükümlülüklerine dikkat çekilerek, bu kurallara uymayan işverenler bakımından ispat noktasında işçinin yükünün hafifletilmesi gerektiği belirtilmiştir.(1)

İş Kanunu’nun iş sözleşmelerine ilişkin hükümlerinde; ücret düzeyinin, varsa ekleri ile ücret ödeme zamanının yazılı iş sözleşmelerinde gösterilmesi zorunlu tutulmuştur. İş sözleşmesinde ücret miktarının açıkça belirtilmemiş olması, taraflar arasında iş sözleşmesinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Böyle bir durumda dahi ücretin 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 401 inci maddesine göre tespit olunması gerekmektedir. (2) 

Kural olarak ispat hukuku açısından yazılı delilin aksinin ancak yazılı delille kanıtlanabileceği bir gerçek olsa da, işçinin kıdemi, meslek unvanı, fiilen yaptığı iş, işyerinin özellikleri ve emsal işçilere ödenen ücretler gibi hususlar dikkate alındığında bu tür belgelerde yer alan ücretin gerçeği yansıtmadığı şüphesi ortaya çıktığında ücretin ispatı noktasında tanık beyanlarına başvurabilir. Tanık beyanları neticesinde de gerçek ücretin bordroya yansıtılmadığı şüphesi devam ediyorsa, bu kez işçinin meslekte geçirdiği süre, işyerinde çalıştığı tarihler, meslek unvanı ve fiilen yaptığı iş bildirilerek sendikalarla, ilgili işçi ve işveren meslek kuruluşlarından emsal ücret araştırmasına gidilmelidir. (3)  Benzer şekilde Yargıtay,  işçinin yaptığı meslek itibari ile işverenliğin ileri sürdüğü ücret düzeyini hayatın olağan akışına aykırı bulduğunda, örneğin makina mühendisi olan işçinin asgari ücretle çalışmasında olduğu gibi yine emsal ücretin araştırılması gerektiğini kabul etmektedir. (4) Ücret araştırması sonucunda ilgili kurumlardan gelen cevapların birbirinden farklı olması durumunda bunların ortalaması alınarak elde edilecek ücretin esas alınması mümkündür. (5)

III-      SONUÇ:

Daha az prim ve vergi ödemek arzusunda olan işverenler işçi ücretlerini asgari ücret üzerinden bankaya yatırıp kalanını kayıt dışı olarak ödeme yoluna gidebilmektedir. Çalışma zorunluluğu olan işçiler ise işverenin bu tür uygulamalarını kabul etmek durumunda kalmaktadır. Ancak bu durumun ortadan kaldırılması adına işçinin başvurabileceği birçok idari yol bulunmaktadır, işçi yazılı başvurunun yanında Alo 170 hattını kullanmak suretiyle  sözlü olarak dahi şikayetini idari mercilere bildirebilmektedir. Böyle bir durumda primleri eksik yatıran işverenliğe idari para cezası uygulanması ve eksik primlerin SGK ya bildirilmesi yoluna gidilmektedir. İşçinin yargı yoluna başvurması durumunda ise yargı mercileri, işçinin işyerinde çalışma koşullarını bilebilecek tanık beyanlarından, yaptığı işe göre elde edeceği emsal ücret araştırmasına kadar birçok yönteme başvurabilmektedir. Hatta yüksek mahkeme yapılan işe göre alınan ücret düzeyini hayatın olağan akışına aykırı bulduğu durumlarda dahi ücret araştırması yoluna gidilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Dolayısıyla işçinin gerçek ücreti başvurulan yöntemler neticesinde kolaylıkla tespit edilebilmektedir.

Kaynakça:

1- Şahin ÇİL, İş Hukuku Yargıtay İlke Kararları, 7.Baskı, Yetkin, 2016, s.673

2- Yargıtay. 7.H. D. E:2016/19134 K:2016/12306 T:06.06.2016

3- Yargıtay 9. H.D.  E: 2015/26342 K: 2018/22977 T: 12.12.2018

4- Yargıtay 9. H.D.  E: 2015/32762 K: 2015/36654 T: 23.12.2015

5- Yargıtay 22. H.D. E: 2014/10778 K: 2015/20341 T: 11.06.2015

05.07.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Vergi Tekniği Raporları, Silahların Eşitliği İlkesi ve Anayasa Mahkemesi Kararı

Sahte belge düzenleme ve kullanma suçlarına uygulamada sıklıkla karşılaşılmaktadır. Sahte belge düzenledikleri tespit edilen mükellefler hakkında yapılan inceleme sonucunda vergi tekniği raporları düzenlenmekte ve bu belgeleri kullanan mükellefler de sahte belge kullanma yönünde vergi incelemesiyle muhatap olmaktadırlar.

Sahte belge kullanma incelemesiyle muhatap olan mükelleflere belgelerini aldıkları mükellef hakkındaki vergi tekniği raporu “vergi mahremiyeti” gerekçesiyle verilmemektedir. Yapılan işlemlerin dayanağı olan vergi tekniği raporunun verilmemesi mükelleflerce “savunma hakkının ihlali” olarak görülmekte ve vergi yargısına konu edilmektedir. Bu raporlar vergi incelemesi veya ihbarnameyle birlikte verilmediği gibi yargılama sırasında da verilmemektedir. Mahkemeler de vergi tekniği raporlarının mahkemeye sunulmasını yeterli görmektedirler. Konuya ilişkin olarak yapılan bir bireysel başvuruyu değerlendiren Anayasa Mahkemesi’nce 09.06.2020 Tarih ve 2016/12198 sayılı bireysel başvuru kararı verilmiştir. 29.07.2020 Tarih ve 31200 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan AYM kararına göre vergi tekniği raporunun verilmemesi savunma hakkının ihlali sayılmamaktadır.

ÖZET BİLGİ

Esas amaçları komisyon karşılığı sahte belge düzenlemek olan mükellefler yasal bir faaliyetle iştigal ediyorlarmış vergi dairelerine başvurarak mükellefiyet tesis ettirmektedirler. Bunlar diğer yasal ödevlerini (belge basımı, defter tasdiki, beyan ve bildirimler vb.) de yerine getirmektedirler. Burada esas faaliyet beyan edilen faaliyet değil sahte belge düzenleme faaliyetidir. Bazı mükellefler ise gerçek bir faaliyetle iştigal etmek üzere mükellefiyet tesis etmekte ve belli bir süre bu şekilde faaliyet sürdürmektedirler. Ancak belli bir tarihten sonra ekonomik kriz, kar marjlarının düşmesi, piyasa koşulları, ortakların değişmesi vb. nedenlerle esas faaliyetlerini bırakıp komisyon karşılığı sahte belge düzenleme faaliyetine başlamaktadırlar. Bunların haricinde piyasada itibarı olan mükelleflerin belgelerini taklit edip bastırmak suretiyle de sahte belge düzenlenebilmektedir. Bir kısmı mükellefler de gerçek faaliyetlerinin yanında aynı zamanda komisyon karşılığı sahte belge düzenleme fiillerinde de bulunabilmektedirler. Belli başlı çeşitleri bunlar olmakla birlikte başka yöntem ve sebeplerle de sahte belge düzenlenmesi fiillerine rastlanabilmektedir.

Mükelleflerin sahte belge düzenleme faaliyetleri vergi idaresince yapılan vergi incelemesi sonucunda ortaya çıkarılmaktadır. Vergi müfettişlerince yapılan vergi incelemesi sonucunda sahte belge düzenledikleri yönünde tespit yapılan mükellefler hakkında sahte belge düzenlediklerine dair vergi tekniği raporları düzenlenmektedir. Bu raporlar esas alınarak sahte olduğu tespit edilen bu belgeleri kullanan mükellefler hakkında da sahte belge kullanma yönünde vergi incelemesi yapılmaktadır. Sahte belge düzenleme ve kullanma fiilleri 213 Sayılı VUK’nun 359. Maddesi gereğince kaçakçılık suçları kapsamına alınmış olup, bu suçlar 3 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasını gerektirmektedir. Sahte belge düzenleme tespiti kasıt unsurunun varlığı için yeterli sayılmakla birlikte sahte belge kullanma fiilinde bilerek kullanma şartı aranmaktadır.[1] Sahte belge düzenleme ve kullanma fiilini işleyenler; çeşitli vergi türleri itibariyle vergi tarhiyatı ve vergi cezalarıyla da (vergi ziyaı cezası, usulsüzlük cezaları) muhatap olmaktadırlar.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI[2]

Yukarıda bilgileri belirtilen 2016/12198 başvuru numaralı bireysel başvuru kararı savunma hakkının ihlal edilmediği yönündedir. Olayın başlangıç noktası, sahte belge kullanma yönünde hakkında vergi incelemesi yapılan bir mükellefin konuyu vergi yargısına taşımasıdır. Vergi mahkemesi ve istinaf aşaması aleyhine sonuçlanan mükellef, gerek idari ve gerekse yargı aşamalarında kendisine vergi tekniği raporunun verilmediğini, dolayısıyla savunma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi kararında özetle; her ne kadar vergi tekniği raporu mükellefe verilmemiş olsa da, raporun yargılama aşamasında Mahkemeye sunulduğu, raporun Mahkeme tarafından incelendiği, kararda sözkonusu raporun içeriğine yer verildiği hususları belirtilerek savunma hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir.

VERGİ MEVZUATI AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yayınlanan Mükellef Hakları Bildirgesinde[3] “Açık, güvenilir, zamanında ve yeterli bilgi ile hizmet vereceğiz.” ve  “Vergi incelemelerinde kanunları doğru, tarafsız ve tutarlı bir şekilde uygulayacağız. İncelemenin her aşamasında sizi bilgilendireceğiz.” maddeleri yer almaktadır. Bu yönüyle bakıldığında vergi idaresi yapılacak işlemlere dayanak olan bilgi ve belgeleri mükellefe sunacağını kabul etmektedir.

213 sayılı VUK’nun 35 ve 366. maddeleri gereğince de vergi ve cezaya dair bütün delillerin mükellefe bildirilmesi gerekir. Madde metinlerinde sadece vergi incelemesi raporu ibaresinin geçmesi bunun vergi tekniği raporunu kapsamadığı şeklinde anlaşılmaması gerekir. Vergi tekniği raporu da özü itibariyle bir vergi incelemesi sonucundan düzenlenmiş bir rapor olup mükellef açısından yaptırımlar öngörmektedir. Nitekim konuya ilişkin bir Danıştay kararında; “Her ne kadar 35. maddede vergi tekniği raporunun ihbarnameye eklenmesi öngörülmemiş ise de, sözü edilen maddedeki kuralın amacı, ilgilileri tarhiyat hakkında bilgilendirmek ve savunma haklarını kullanmalarına olanak sağlamaktır. İhbarnameye yalnızca davacıyı, adına yapılan tarhiyat hakkında yeteri kadar bilgilendirmeyen vergi inceleme raporunun eklenmesi, bu kuraldan beklenen amacı gerçekleştirmez. Bu nedenle, tarhiyatın yasal ve maddi dayanağı olan vergi tekniği raporunun davacıya duyurulmaması, Vergi Usul Kanunu’nun 108. maddesinde yapılmış düzenleme karşısında esasa müessir bir şekil hatası olup, ihbarnameyi hükümsüz kılmaktadır.” Şeklindedir.[4]

Uygulamada görüş ve öneri raporu, vergi suçu raporu, durum raporu vb. olarak isimlendirilen raporlar da özünde bir vergi incelemesine dayanmaktadır. Vergi kanunlarında sadece “vergi incelemesi raporu” veya “vergi incelemesi sonucunda düzenlenen rapor” ibareleri geçmektedir. Vergi tekniği raporu da idari uygulamada ortaya çıkmış bir rapor türüdür. Nitekim Vergi Denetim Kurulu Yönetmeliği’nin, Vergi Müfettişlerince düzenlenecek raporların sayıldığı kısmında vergi tekniği raporları ayrı bir rapor türü olarak belirtilmemiş vergi inceleme raporuyla ilgili maddede yer verilmiştir. Yönetmeliğin 57. Maddesinde vergi tekniği raporunun vergi inceleme raporlarının eki olduğu belirtilmiştir. Madde metninde sahte belge düzenleme yönünden düzenlenen raporları sahte belge kullanma raporlarına ek yapılmayacağı belirtilmekte beraber, raporun içeriğine ayrıntılı olarak yer verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Sahte belge kullanma yönünde rapor düzenlenen mükelleflere, talep etmeleri halinde vergi tekniği raporlarının verilebileceğini belirten idari uygulamalar da vardır.

Vergi tekniği raporu genel olarak mükellefin birden fazla vergi türünü ve birden fazla dönemini kapsayan ve eleştiri konuları ile yapılması gereken işlemleri izah eden rapor türüdür. Bu rapor hakkında bu rapor düzenlenen mükellef ile bu raporla bağlantılı olarak diğer mükellefler hakkında yapılacak işlemlerin dayanağı durumundadır. Dolayısıyla mükelleflerin gerek idari ve gerekse yargı aşamalarda geliştirecekleri savunma için bu raporu incelenmeleri şarttır. Aksi durumda doğru bir savunma yapılması mümkün değildir.

SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Yukarıda izah edildiği üzere, AYM vergi tekniği raporlarının verilmemesini savunma hakkının ihlali olarak görmemektedir. Raporun Mahkemeye sunulmasını yeterli görmektedir. Bu karardan önce de Danıştay’a intikal eden bazı ihtilaflarda benzer kararlar verilmiştir.[5] AYM kararında idari aşamada ve Mahkeme aşamalarında mükellefe verilmeyen vergi tekniği raporunun Mahkemeye sunulduğunu, raporun Mahkeme tarafından incelendiğini, Kararda rapordaki iddialara yer verildiğini, dolayısıyla savunma hakkının kullanılmasında başta var olan eksikliğin Mahkeme aşamasında giderildiğini belirtmiştir.

Ülke olarak tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesi adil yargılama hakkını düzenlemektedir. Adil yargılama hakkının en önemli unsuru yargılamada “silahların eşitliği” ilkesinin sağlanmasıdır. Silahların eşitliği ilkesi, AİHM kararlarında, “davanın bir tarafını, diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın deliller de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olması zorunluluğu” olarak açıklanmıştır.[6] Anayasamızın 36. Maddesinde Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne, 125. maddesinde ise; idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu hükmüne yer verilmiştir.

Yukarıda izah edildiği üzere, sahte belge kullanma incelemesine muhatap olan kişilere isnat edilen suçlamanın dayanağı aslında diğer mükellef hakkında düzenlenmiş vergi tekniği raporudur. Suçlanma gerekçe hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan kişinin gerek inceleme aşamasında ve gerekse incelemeden sonraki aşamalarda dezavantajlı durumda olduğu açıktır. Raporun Mahkemeye sunulmuş olması bu dezavantajlı durumu ortadan kaldırmamaktadır. Vergi tekniği raporunun muhatabına verilmesi yargılamanın lehe sonuçlanacağı anlamına da gelmemektedir. Bu raporu inceleyen kişi yargı yolu yerine uzlaşma yoluna da başvurabilir. Elinde rapor bulunmayan kişi incelemenin başından itibaren savunma hakkından yoksun bırakılmaktadır. Bu durumda önemli olan mükellefin dava konusuyla ilgili haklılığı/haksızlığı veya rapor içeriğinin sonradan Mahkeme tarafından görülmüş olması değil olayın başından itibaren savunma dengesinin bozulmuş olmasıdır.

HUKUKA UYGUNLUK DENETİMİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Hukuk devleti ilkesi idarenin tüm işlem ve eylemlerin hukuki denetime tabi olmasını gerektirmektedir. İdarenin işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygun olması idari işlemlerin de yargısal denetime tabi olmasını gerektirmektedir. Yargının denetimi idari işlemlerin hukuka uygun olup olmadığıyla sınırlıdır. Yargı idarenin yerine geçerek yerindelik denetimi yapamaz. “İdarenin yargısal denetiminin temel amacı ise, idarenin hukuka aykırı davranmasını engellemek, hukuka aykırılıkları ve haksızlıkları gidermektir. Bu bakımdan idari yargının yetkisi, sadece idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluk denetimi ile sınırlıdır.”[7] Nitekim Anayasa’nın 125. Maddesinin 4. Fıkrası “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” Dolayısıyla idari yargının öncelikle bakması gereken durum savunma hakkının ihlal edilip edilmediğidir. Mahkemenin idare yerine geçerek savunma hakkını kullandırması ve bunu yeterli görmesi hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşma şeklinde de değerlendirilebilir.

SONUÇ

Sahte belge düzenleme yönünden düzenlenen vergi tekniği raporlarının muhatabı olan bütün kişilere vergi incelemesi aşamasından itibaren verilmesi gerekir. Bu durum hem incelemenin sıhhati ve hem de yargılamanın seyri açısından önemlidir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi kararına katılmıyoruz. İdarenin bu konudaki tereddütleri vergi mahremiyetinin ihlal edileceği savına dayanmaktadır. Anayasa Mahkemesi kararında da bu konuya genişçe yer verilmiştir. Bu konudaki tereddüt ve değerlendirmeler doğru olmakla beraber bu durum mükellefin savunma hakkının ihlaline yol açmamalıdır. Bu konunun yapılacak yasal ve idari düzenlemelerle aşılması mümkündür. Bir mükellefle ilgili vergi mahremiyetinin koruması başka bir mükellefin savunma hakkının kısıtlanmasına neden olmamalıdır.


[1] Ayrıntılı bilgi için bkz. 306 seri numaralı VUK Genel Tebliği

[2] Ayrıntılı bilgi için bkz.29.07.2020 Tarih ve 31200 Sayılı Resmi Gazete

[3] Ayrıntılı bilgi için bkz.www.gib.gov.tr.

[4] Danıştay 3. Dairesinin 05.07.2001 Tarih ve 2001/2696 Sayılı Kararı (Esas No: 2000/1150)

[5]  Dnş. Vergi Dava Daireleri Kurulunun 19.02.2020 tarih ve E:2020/9 K: 2020/2  sayılı kararı

[6] Özgür BİYAN, Özgür BİYAN, “Başka Mükellefler Nezdinde Yapılan İncelemelere Göre Tanzim edilen Vergi Tekniği Raporlarındaki Hukuka Aykırı Durumlar” Legal Mali Hukuk Dergisi Aralık 2012 Sayı. 96,  www.ozgurbiyan.com.tr

[7] Ahmet Talha TETİK, Hukuk Devleti İlkesi Bağlamında Takdir Yetkisi Ve Yerindelik Denetimi İlişkisi, https://dergipark.org.tr/

05.08.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Esnaf ve Sanayici Vergi Affı Bekliyor

Ülkemizde 2008 yılından bu yana 5811, 6111, 6846, 6736 ve 7143 sayılı vergi affına yönelik Kanun’lar çıkarıldı. Bilindiği üzere pandemi öncesinde esnaf ve iş dünyasında da bir vergi affı beklentisi vardı. Ancak pandemi ile birlikte vergi affı adeta zorunlu bir hal aldı.

Hizmet Sektörü, İhracat ve İthalat Tamamen Durdu

Pandeminin zarar verdiği sektörlerin başında kuşkusuz Hizmet Sektörü gelmektedir. 2020 yılı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre toplam işgücü istihdamının %56,7’sini Hizmet Sektörü oluşturmaktadır. Pandemiden en çok etkilenen sektörün Hizmet Sektörü olduğu göz önüne alındığında, durumun ne kadar vahim olduğu da bir o kadar ortaya çıkmaktadır.

Sanayicinin ihracatı ve ithalatı da, tedarik zincirinin zarar görmesinden dolayı adeta bıçak gibi kesilmiştir. Tüm bunlar ile birlikte esnaf ve sanayicinin sabit maliyetlerinde ise cirodaki azalmaya kıyasla çok daha düşük bir azalış meydana gelmiştir. Örneğin esnaf ve sanayici bu dönemde kira ödemeye devam etmişlerdir. Kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayan işçilerin maaşlarını ödemeye devam etmişlerdir.

Kısa Çalışma Ödeneğinden Yararlanamayan İşçiler Esnaf ve Sanayiciyi Oldukça Zora Soktu

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Kısa Çalışma Ödeneğine (KÇÖ) başvuran firma sayısı 294.594 olup bu uygulamadan yararlanan toplam çalışan sayısı ise 3 milyon 194 bin 610 olmuştur. Gelir İdaresi Başkanlığı ise Mart 2020 itibariyle Türkiye’de toplam 1 milyon 982 bin 541 gelir vergisi mükellefinin olduğunu, 864.999 Kurumlar Vergisi mükellefinin olduğunu duyurmuştur. Yani toplamda yaklaşık 2.900.000 firma olduğu düşünülürse Kısa Çalışma Ödeneğinden yararlanmaya hak kazanan firma sayısının ne kadar az olduğu da istatistiksel olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da krizin aslında ne kadar derin olduğuna yönelik önemli bir veridir.

Vergi Affı Bir Zorunluluk Haline Gelmiştir

Esnaf ve sanayiciyi pandemiden korumak amacıyla alınan en büyük önlem olan Kısa Çalışma Ödeneğinden aslında ne kadar az sayıda şirketin yararlandığını yukarıda rakamlarla belirttik. Bu dönemde ayrıca işçi çıkarmak da yasaktır. Tüm bunlar ise esnaf ve sanayicinin belini adeta bükmüştür. Sabit maliyetlerini azaltamayan esnaf ve sanayici bu dönemde maaş ödemeye devam etmiş, kira ödemeye devam etmiş, SGK ödemeye devam etmiş, stopaj gelir vergisi ödemeye devam etmiştir. Ancak bir süre sonra bunları da ödeyememeye başlamıştır. Esnaf ve sanayicinin üzerindeki geçmişten gelen ağır vergi yüküne bir de pandemi eklenince vergi affı zorunlu bir hal almıştır.

İşte bu dönemde, matrah artırımı, stok affı, kasa affı ve borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik çıkacak bir vergi barışı esnaf ve sanayiciye adeta can suyu olacaktır. Ayrıca böyle bir yasanın çıkması halinde, Hazine’de bu durumdan istifade edecektir. Kovid önemleri kapsamında Hazine gelirleri hiç beklenmedik şekilde azalmıştır. Böyle bir dönemde çıkacak olan bir vergi affına kuşkusuz öncekilere kıyasla çok daha fazla bir başvuru olacağı kesindir. Bu ise hem esnaf ve sanayiciye hem de Hazine yarayacaktır.

Affın gerçekleşmemesi halinde ise esnaf ve sanayicinin bu dönemdeki halini özetleyecek olan şu atasözü ile yazıyı bitirmek istiyorum.

“Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz”…

05.08.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com