Gelir Vergisi Yazıları(1): 2019 Yılı Konut Kira Gelirlerinde İstisna / Bumin Doğrusöz

Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılında elde edilen hasılatın belli bir kısmı gelir vergisinden istisna edilmiş, ancak söz konusu istisnanın uygulanması da belli koşullara bağlanmıştır.

Mart ayı gelir vergisi açısından, bir önceki yıl gelirlerinin yıllık beyanname ile beyan olunarak vergilendirildiği aydır. Gelir vergisinin pek çok kişiyi ilgilendirmesi dolayısıyla bu ayki yazılarımın büyük çoğunluğunun konusu doğal olarak gelir vergisi konularından oluşacak. Bu konudaki ilk yazımda ise “konut kira geliri elde edenlerin yararlanabilecekleri vergi istisnası” konusunu irdeleyeceğim.

Gelir Vergisi Kanunu’nun 21’inci maddesiyle, binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılında elde edilen hasılatın belli bir kısmı gelir vergisinden istisna edilmiş, ancak söz konusu istisnanın uygulanması da belli koşullara bağlanmıştır.

Bu koşullara geçmeden önce belirtilmesi gereken husus, kira gelirlerinin vergilendirilmesine ilişkin olarak gelecek yazımda aktaracağım kazanç tespitinde dikkate alınacak giderlerin tespitine ilişkin yöntemler ile istisna uygulamasının bir ilişkisi olmadığıdır. Bir başka anlatımla kazanç tespiti bakımından gerçek gider yönteminin seçilmiş olması veya götürü gider yönteminin seçilmiş olmasının istisnadan yararlanma açısından bir önemi yoktur.

Ancak istisnanın giderlere karşı önceliği vardır. Bu nedenle, aşağıda aktaracağımız koşulların gerçekleştiği hallerde önce istisna düşülür, kalan istisna sonrası kazançtan giderler (%15 götürü gider veya istisnaya tekabül eden kısım ayıklandıktan sonraki gerçek giderler) düşülür.

Söz konusu istisnadan yararlanmanın ilk koşulu, kiraya verilenin mesken olmasıdır. İş yeri olarak kiraya verilen yerler için istisna hesaplaması yapılamaz.

İkinci koşul ise kira gelirini elde eden mükellefin gerçek usulde vergilendirilen ticari, zirai veya mesleki kazancının olmamasıdır. Bu kapsamda basit usulde vergilendirilen ticari kazançların da gerçek usulde elde edilmiş kazanç olduğunu, genç girişimcilere tanınan kazanç istisnasından yararlanılması dolayısıyla kazanç beyan edilmemesinin de bu istisnadan yararlanmaya engel olduğunu unutmamak gerekir.

Üçüncü koşul ise, Gelir Vergisi Kanunu’nun 21. maddesinde 6322 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle ihdas olunmuştur. Bu düzenlemeye göre; istisna haddinin üzerinde konut kirası hasılatı elde edenin, anılan kanunun 103’üncü maddesinde yazılı tarifenin üçüncü diliminde ücret gelirleri için yer alan tutarının (2019 yılı gelirlerinin vergilendirilmesinde esas alınmak üzere 148.000 TL) üzerinde ücret, menkul sermaye iradı, gayrimenkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve irat elde etmemiş olması gerekmektedir.

Mesken kira gelirine istisna uygulanıp uygulanmayacağına yönelik söz konusu 148.000 liralık sınırla karşılaştırmada ücret, menkul sermaye iradı, gayrimenkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratların, ayrı ayrı veya birlikte elde edilmesine bakılmaksızın, elde edilen kazanç ve iratların brüt tutarlarının toplamı dikkate alınacaktır. Söz konusu tutarın tespitinde, sayılan bu kazanç ve iratların beyan edilip edilmemesinin ya da bu kazanç ve iratlara herhangi bir istisna uygulanıp uygulanmamasının da önemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu hesaplamada beyannameye girmeyen gelirler de, örneğin mevduat veya repo faizi, tek işverenden elde edilen ücret, emekli aylığı, kıdem tazminatı, istisna haddi içinde kalan kâr payı da dikkate alınacaktır.

Ancak burada, istisna haddinin altında elde edilen mesken kira gelirlerinin, ücret, menkul sermaye iradı, gayrimenkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratları toplamının 148.000 lirayı aşıp aşmadığına bakılmaksızın yıllık gelir vergisi beyannamesine dahil edilmeyeceği de unutulmamalıdır.

Bu kadar koşullara bağlanmış konut kira gelirleri istisnasının tutarı ise 2018 yılı gelirleri için 5.400 TL’dir.

İstisna mükellefe, bir başka deyişle şahsa tanınmıştır. Bu nedenle mükellefin birden fazla konut kira gelirinin bulunması hali, istisnadan birden fazla defa, bir başka deyişle her bir konut kira geliri için yararlanma hakkını vermez. Aynı şekilde hisseli bir taşınmazın konut olarak kiraya verilmesi halinde ise her bir hissedar malik, diğer koşulların da var olması durumunda istisnadan tam olarak yararlanır; burada istisna tutarının hisse oranında dikkate alınması söz konusu değildir. Miras kalan taşınmazların konut olarak kiraya verildiği hallerde, koşulları taşıyan her bir mirasçı, istisnadan ayrı ayrı yararlanırlar.

İstisna haddi üzerinde hasılat elde edilip beyan edilmemesi veya eksik beyan edilmesi durumunda bu istisnadan yararlanılamayacaktır. Örneğin beyan olunan kiranın eksik beyan olunduğunun saptanması halinde sadece eksik beyan edilen tutar değil, daha önce yararlanılmış istisna tutarı da re’sen tarhiyata konu edilecektir.

Mükellefler, idarece herhangi bir tespit yapılmadan önce, süresinde beyan etmedikleri veya süresinde verdikleri beyannamede yer almayan mesken kira gelirlerini, pişmanlık ve ıslah hükümleri çerçevesinde kendiliklerinden süresinden sonra verecekleri beyanname ile beyan etmeleri halinde ise söz konusu istisnadan yararlanabileceklerdir.

Daha önce bu konuda yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi, son söz olarak; gelir vergisi hasılatı açısından kamu gelirini önemsenmeyecek derecede olumsuz etkileyen bir istisnanın uygulanma koşullarını bu kadar karmaşık hale getirmek, başkaca istisnalardan yararlananları veya beyannameye girmeyecek gelirleri elde edenleri bu istisnadan yararlandırmayarak adeta yaptırıma tâbi tutmak, hangi vergicinin aklının eseri ise, tekrar kutluyorum

(Dünya Gazetesi | 10.03.2020)

Bebekler Annelerini İşçi ve Memur Olarak Süt İzninde Seçemez

Doğum yapan annelere yasalarımızda süt izni uygulanırken,yasal mevzuat çerçevesinde İşçi ve Memur annelere verilen süt izin sürelerinde oluşan adaletsizliğin,aklımıza ”Anayasa” da herkes eşit olsa da memur anneler mevzuat yönünden işçi annelere göre daha korumacı davranılmış,işçi annelere ise kısıtlı sürelerde  yaklaşılmıştır.

”4857 SAYILI İŞ KANUNUNDA SÜT İZNİ SÜRESİ”

74/7.Fıkra Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır.

Sınırlama 12 aydan küçük çocuklara süt izni günde 1,5 saat verilecektir.

İşçiler ise bu süreleri çoğu zaman kullanamıyor yada kullandırılmıyor.

”657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNUNDA SÜT İZNİ SÜRESİ”

104/D-Kadın memura, çocuğunu emzirmesi için doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde üç saat, ikinci altı ayda günde bir buçuk saat süt izni verilir. Süt izninin hangi saatler arasında ve günde kaç kez kullanılacağı hususunda, kadın memurun tercihi esastır.

Burada esas 12 ay konusu vardır.

Süt İzni

657 sayılı Kanunun 104 üncü maddesinin (D) fıkrasında, “Kadın memura, çocuğunu emzirmesi için doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde üç saat, ikinci altı ayda günde bir buçuk saat süt izni verilir. Süt izninin hangi saatler arasında ve günde kaç kez kullanılacağı hususunda, kadın memurun tercihi esastır.” hükmü yer almaktadır. Diğer taraftan, aynı maddenin (F) fıkrasında doğum yapan memura süt izni verilmeksizin belli şartlarla yarım gün izin hakkı tanınmıştır.

657 sayılı Kanunun 104 üncü maddesinin (D) fıkrası çerçevesinde doğum sebebiyle verilecek süt izninin uygulanmasına ilişkin açıklamalara aşağıda yer verilmiştir:

1) Süt izni talebi

a) Memur, doğum sonrası analık izni süresi bitiminden itibaren yarım gün izin hakkından mı yoksa süt izninden mi yararlanmak istediğini çalıştığı kurumuna dilekçe ile bildirecektir.

2) Süt izni süresi

a) Memura, doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde üç saat, ikinci altı ayda günde bir buçuk saat süt izni verilir.

b) Çoğul doğumlarda da süt izni süresi aynıdır.

3) Süt izninin kullanımı

a) Süt izninden sadece kadın memur yararlanır.

b) Süt izninin hangi saatler arasında ve günde kaç kez kullanılacağı memur tarafından belirlenir.

c) Memur, süt izninden ve 657 sayılı Kanunun 104 üncü maddesinin (F) fıkrasında yer alan yarım gün izin hakkından aynı anda yararlanamaz.

ç) Süt izninin, memurun çocuğunu emzirmesi için günlük olarak kullanması gereken bir izin hakkı olması sebebiyle bu izin birleştirilerek sonraki günlerde kullanılamaz.

d) Süt iznini kullanmakta iken çocuğun ölümü halinde memur bu iznin kalan süresini kullanamaz.

Memur olarak çalışanlarda özellikle öğretmen,sağlıkçı,özel güvenlik,polis,jandarma,cezaevi görevlileri diğer meslek mensubu memurlarda  süt izinlerinde bu süreleri kullanmada sorunlar oluyor.

KARŞILAŞTIRMALI TABLO

4857 GÖRE SÜT İZNİ 657 SAYILI KANUNA GÖRE SÜT İZNİ FARK
4857 Sayılı Kanunun 74.maddesinin 7.fıkrasında; 657 sayılı Kanunun 104 üncü maddesinin (D) fıkrasında  
”Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır.” “Kadın memura, çocuğunu emzirmesi için doğum sonrası analık izni süresinin bitim tarihinden itibaren ilk altı ayda günde 3 saat, ikinci altı ayda günde 1,5 saat süt izni verilir. Süt izninin hangi saatler arasında ve günde kaç kez kullanılacağı hususunda, kadın memurun tercihi esastır.” Kadın işçi 8 haftalık izin bitimi sonrası 1 yaşa kadar denilerek,44 haftalık sürede süt izni 1,5 saat kullanacaktır.
Kadın memur ise,8 haftalık izin süresi bitecek,1 yaşına çocuğu kadar değil,bu sürelerden sonra ilk  6 ay için  günde 3 saat,ikinci altı ay için günde 1,5 saat süt izni verilecektir.Bu durumda memur kadın işçi için 1 yaş 8 haftalık ilave süre ile çocuğunu emzirme hakkını kullanacaktır.

(*)Erken Doğum,Doğum öncesi 5 haftalık süre yada çoğul gebelikte 7 haftalık süre dikkate alınmamıştır.

SONUÇ:

İşçi anneler ,tekli sistemde 1,5 saatlik süt izni kullandırılması halinde,yılın 52 haftadan olduğunu hesap ettiğimizde 44 hafta çocuğuna günde 1,5 saat süt izni kullanacaktır.

Kamudaki memur anne ise doğum sonrası 8 haftalık izin süresi bitiminde ,6 ay 3 saat,ikinci altı ay ise 1,5 saat olmak üzere 1 yaş 8 haftalık olan çocuğu için emzirmeye devam edecektir.

Kamu çalışanı için 12 aylık süre ,Doğum sonrası başlarken,işçi için bu süre doğum sonrası 1 yaşına kadar süre olarak uygulanıyor.

Bebeklerin beslenmeleri hedef alınmış ise,işçinin de çocuğu için bu sürelerde 4857 sayılı yasada 657 sayılı yasaya benzer uygulamaya geçmek gerekir.

Süt izni kullanımında işçinin talebine göre kullandırılması getirilmelidir. Özellikle büyük şehirlerde ikamet-işyeri arasında uzun mesafelerden dolayı çalışanların haftada bir kullanma yönünde talepleri olmaktadır. Ancak mevzuat buna izin vermemektedir. Bu yönde düzenleme yapılarak çalışan talebine göre kullandırılması esası getirilmelidir. Böylelikle işverenler arasındaki yaygın kadın işçi çalıştırma zorluğu önyargısı kadın işçiler lehine gelişebilir.

Bu uygulamada aksayan yönlerden bir tanesi de gerek işçi gerekse memurlarda Büyük Kentlerde yaşayanlarda ulaşım problemi olduğu için birleştirilerek yada toplu kullanma yönünde Sağlık Bakanlığı görüşü alınarak çocuk sağlığı da düşünülerek bu izinlerin haftanın bir gününde belirlenerek kullandırılması gerekir.

Fiili denetimlerde bunların toplu kullandırıldığına zaten şahit olmaktayız.

Onun için kanunda yeni bir düzenleme yapılırsa,annelerin süt izinlerini haftanın seçtiği bir günde toplu olarak kullandırılabilinir(1/2 yarım çalışmayı seçmeyenler için)

Gerek işçiler,gerekse kamu çalışanları bu süt izinleri kullanma yönünden oldukça mağdur olup,işveren yada amirlerinden izin almakta sıkıntı yaşıyorlar.

Kamu görevlileri bu izin sürelerinde çalışsalar bile fazla mesai alamaz,işçiler ise dava ederek çalıştırılmaları halinde fazla mesai tutarlarını alabilirler.

Bu işin bir diğer boyutu ise 6331 sayılı Kanununa göre ağırlıklı olarak özel sektör işverenlerine idari para cezaları kesilmesi yanında,İş Müfettişleri tarafından yapılan teftişlerde işverenler uyarılarak mevcut fazla mesainin yargı kararı da ileri sürülerek 1,5 saatlik fazla mesailerin ödenmesi istenebilinir.Bundan dolayı da VUK ve 5510 sayılı Kanununa göre fiili hizmet akdi süresi içinde yapılan tespit de işverenler yaptırımlarla karşı karşıya kaldığı gibi,işten ayrılmaları halinde mahkeme kararı yada arabulucu tutanağı ile bu mesaileri ödemek zorunda kalırlar.

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Ekonomi Tarihi Üzerine Kısa Yazı Dizisi 2: John Maynard Keynes Ne Diyor? Nasıl Diyor?

Keynesyen ekonomi politikaları[1], İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren, gelişmiş ülkelerde yaşanan üretim kaynaklı ekonomik krizinin yaşandığı 1970’li yıllara kadar gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerde uygulanmıştır.  Bu dönemde devletler, klasik fonksiyonları olan tam kamusal mal ve hizmetleri[2] sağlamanın yanında bizzat ekonomik faaliyetlerin içerisinde yer alarak ekonomilere yön veren bir aktör olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da yaşanan yıkımdan sonra, kalkınma ve büyüme sorunu ortaya çıkmış, bu sorunun giderilebilmesi ve gelişmiş ekonomilerin tekrar yükselebilmesi için salt piyasa ekonomisi modelinin yeterli olmayacağı düşüncesi, devletin ekonomik politikaları uygulaması ve ekonomiye yön vermesi açısından görev üstlenmesine sebep olmuştur.

Diğer taraftan Keynes tarafından kaleme alınan ve 1936 yılında basılan “İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı eser ile Keynes,  ekonomi literatürüne Neoklasik iktisatçıların mikro iktisat yaklaşımından sonra ekonomiye makro açıdan bakarak makro iktisatın ayrı bir disiplin olarak ortaya konmasında hayati bir refleks göstermiştir.

Keynes iktisadi analizlerini kısa dönem aralığında gerçekleştirmiştir. Kısa dönemde üretim teknolojisinin ve tekniğinin değiştirilemeyeceği varsayımı altında ekonomide dengeyi toplam talebin yani harcamaların belirleyeceği görüşünü benimsemiştir. Diğer taraftan ekonominin Klasik İktisat anlayışının benimsediği gibi tam istihdamda olmadığı, yani eksik istihdamda[3] olduğu ve ekonomide tam istihdama ancak devletin aktif bir maliye politikası uygulaması suretiyle yaklaşılacağı ifade etmiştir. Yani şöyle düşünün; bir ekonomide 100 elma varken, piyasada 80 adedi satılacak kalan 20 adedin satılamaması ekonomide durgunluğa sebep olacak ve bunu engellemek için ise devletin kalan 20 adedi alarak ekonomideki durgunluğu ortadan kaldırması gerekecektir.

Diğer taraftan Keynes, özel sektörün yatırım kararı alırken kar beklentilerine göre hareket ettiği, kar beklentilerin çok değişken olmasından dolayı yatırımda dalgalanmaların fazla olacağı ve bu durumun ekonomide talep dalgalanmalarına yol açarak durgunluğa sebebiyet vereceğini ifade etmiştir. Keynes, Klasik iktisatçıların ekonomide planlanan yatırımların tasarruflara eşit olması varsayımını reddetmiştir. Çünkü Keynes, yatırımların kar beklentilerine ve faiz oranlarına bağlı olduğunu, tasarrufların ise harcanabilir gelire bağlı olduğunu ifade etmiştir. Yani yatırımların ve tasarrufların aynı parametrelerden etkilenmemesi eşitlenmesi noktasında inandırıcılığını kaybetmiştir. Keynes tasarrufların artmasının -tasarrufların her zaman yatırımlara dönüşmeyeceği varsayımı altında- toplam talepte azalışa yol açacağı ve bu durumun ekonomiyi durgunluğa götüreceğini ifade etmiştir.

Keynes, planlanan yatırımların faiz oranlarından ziyade daha çok kar beklentilerine bağlı olduğunu ifade ederek yatırımların faiz oranlarına olan duyarlığının düşük olduğunu savunmuştur. Yatırımların faiz oranlarına duyarlılığının düşük olduğu varsayımı ile kamu kesiminin genişletici maliye politikası uygulamak suretiyle harcamalarını artırması ve akabinde bütçe açığı vermesi, bütçe açıklarının da kamu kesimi borçlanma gereksinimini artırması ve bu sebepten faiz oranlarının yükselmesinin yatırımları fazla etki etmeyeceği yargısına ulaşılmasına neden olacaktır. Bu durumda kamu kesimi açısından genişletici maliye politikası uygulamak suretiyle bütçe açığı vermesinin sorun olmayacağı, çünkü borçlanmanın olağan bir kamu geliri olduğu ve faiz oranlarının artışının yatırımları olumsuz anlamda fazla etkilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Yani bu anlayışta dışlama etkisi çok düşük kalacaktır. Peki dışlama etkisi nedir? Kısaca tanımlamak gerekirse; genişletici maliye politikası uygulanması sonucu bütçe açıklarının artması, artan bütçe açıklarının kamu kesimi borçlanma gereksinimini artması ve anılan gereksinimin faiz oranlarını arttırması ve faiz oranlarının artmasının özel kesim yatırımlarını azaltmasıdır.

Keynes, tüketim harcamalarını ‘Mutlak Gelir Hipotezi’ analiziyle açıklamıştır. Mutlak gelir hipotezine göre tüketim harcamaları harcanabilir gelire bağlıdır. ‘Mutlak’ ifadesinden anlaşılması gereken tüketimin sadece harcanabilir gelire bağlı olduğudur. Keynesyen anlayışta kısa dönem analizler burada da kendini göstermektedir.  Tüketim harcamalarının sadece harcanabilir gelire bağlı olması ‘bugün varsa yerim yoksa yemem’ anlayışını ortaya koymaktadır. Ancak bu modelde harcanabilir gelir arttıkça tüketim harcanabilir gelire oranla daha az artacağından, bireylerin harcanabilir gelir içindeki tüketim harcamalarının payının azalacağını ve bu durumda ekonomide toplam talep azalışları meydana geleceğini ve ekonomide durgunluğun ortaya çıkacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu duruma DURGUNLUK TEZİ denir. Binaenaleyh Keynes, devletin aktif olarak ekonomiye müdahale etmesi gerektiğinin nedenini ortaya koymuştur.

Keynes’in ekonomiye talep yönlü bakmasının sebeplerinden biri de çarpan mekanizmasıdır. Çarpan mekanizmasına göre kamu harcamalarında meydana gelen bir birimlik artış ekonomideki gelir hacmini bir birimden daha fazla arttıracaktır. Örneğin devletin piyasadan mal ya da hizmet alımında bulunması durumunda, o malın üreticisinden tutunda nihai satıcısına kadar gelir akışının olmasına sebep olacaktır. Bu durumda kamu harcamalarının etkisi de yüksek olacaktır.

Ancak Keynes, fiyatlar genel seviyesinde meydana gelen değişmeleri, iktisadi analizleri oluştururken ihmal etmiştir bir diğer deyişle sabit tutmuştur. Yani Keynes, enflasyon ya da deflasyon gibi iktisadi sorunlarla hiç ilgilenmemiştir. Filhakika, 1970’lerden sonra ortaya çıkan iktisadi gelişmeler ışığında, Keynesyen analizler ve savunulan politikalar dünya ekonomi gündemine giren stagflasyon[4] için yetersiz kalmış ve bu sebeple Monetarist (Parasalcı) görüş ön plana çıkmış ve Keynesyen anlayış ikinci plana atılmıştır. Bir sonraki yazımızın konusunu da Monetarist görüş oluşturacaktır.

 


[1] John Maynard Keynes’in savunduğu iktisadi anlayış

[2] Faydası bölünemeyen, kimsenin tüketiminden dışlanamadığı, fiyatlanamayan mal ve hizmetlerdir. Adalet, savunma, diplomasi vb…

[3] Ekonomide kaynakların tamamının kullanılamaması, atıl kaynakların bulunması yani ekonominin potansiyelinin altında çalışması durumu

[4] Enflasyon içerisinde ekonominin durgunluğa girmesidir. Yani işsizlikle enflasyonun bir arada görülmesidir.

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı İşlemlerinin Raporlanmasında Önemli Değişiklik

Son yıllarda Vergi, Gümrük, Kambiyo ve Sosyal Güvenlik mevzuatı gibi vatandaşları ve bilhassa üretim yapan, istihdam sağlayan, katma değer yaratan mükellefler ile ilgili önemli değişiklikler baş döndürücü hal almıştır. En son yayımlanan torba yasanın ikincil mevzuatı tam manasıyla yayımlanmamışken, gözden kaçan veyahut üzerinde tahlil yapma imkanı bulunmayan bir değişikliği Cumhurbaşkanı 25/02/2020 tarihinde 31050 sayılı resmi gazetede yayımlayarak yapmıştır.

Söz konusu resmi gazetede yayımlanan 2020/2151 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararında, Kurumlar Vergisi Kanunun 13. Maddesinde hüküm altına alınan Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımının belgelendirilmesi yani raporlanması hususunda çok önemli değişiklikler yapılmıştır.

DEĞİŞİKLİK ÖNCESİ BELGELEME/RAPORLAMA

Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 13/9 maddesinin verdiği yetkiye dayanarak daha önce alınan 2007/12888 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararında mükelleflerin ilişkili kişilerle yapmış olduğu işlemlere yönelik hangi raporun, kimler tarafından ne zamana kadar hazırlanacağına dair hususlar karar altına alınmıştı. Bu kararı 2008/13490 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı takip ederek Serbest Bölgede Faaliyette bulunan mükelleflerin ilişkili kişilerle olan işlemlerinde de neler yapılacağı karara bağlanmıştı. Alınan kararlara göre aşağıdaki mükelleflerce yıllık Transfer Fiyatlandırması Raporu hazırlanması gerekmekteydi.

 

            Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Mükellefleri Yurt İçi ve Yurt Dışı İlişkili Kişilerle Olan İşlemleri
Serbest Bölgelerdeki Şube Ve İlişkili Kişiler Ve                   Yurt Dışı Şubelerle Olan İşlemleri
Diğer Tüm Kurumlar Vergisi Mükellefleri Yurt Dışı İlişkili Kişilerle Olan İşlemleri
Serbest Bölgelerdeki Şube Ve İlişkili Kişiler Ve                       Yurt Dışı Şubelerle Olan İşlemleri
Serbest Bölgelerde Faaliyette Bulunan Kurumlar Vergisi Mükellefleri Yurt İçi İlişkili Kişilerle Olan İşlemleri

Yukarda belirtilen mükellefler, ilişkili kişilerle olan transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı konusuna giren işlemlerde, Yıllık Transfer Fiyatlandırması Raporu hazırlamak ve istenmesi halinde Maliye Bakanlığı ve/veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara ibraz etmek zorundaydılar. Söz konusu raporda ilişkili kişilerle olan işlemlerin muhteviyatı hakkında bilgiye ve istenmesi halinde detaylarına yönelik diğer bilgilere ilişkin özet bilgilerin yer alması gerekmekteydi.

CB KARARI SONRASI BELGELEME/RAPORLAMA

Söz konusu alınan yeni karar ile birlikte raporlanması ve sunulması gereken rapor çeşitleri artırılarak, yapılan işlemlerin çok uluslu şirketler ile konsolide finansal tablo düzenleyen firmalar tarafından detaylandırılması amaçlanmıştır.

Söz konusu rapor çeşitleri aşağıdaki gibidir:

  1. Genel Rapor
  2. Yıllık Transfer Fiyatlandırması Raporu
  3. Ülke Bazlı Rapor

GENEL RAPOR

Karara göre, söz konusu rapor ÇOK ULUSLU İŞLETMELER tarafından ilk raporlama 2019 hesap dönemine ilişkin olmak üzere devam eden hesap dönemleri için hazırlanacaktır.

Yine karara göre, çok uluslu işletme tanımına uyan firmalardan yalnızca bir önceki hesap dönemi (2019 hesap dönemi için 2018 hesap dönemi) Aktif Toplamı İle Net Satışları toplamı 500 Milyon-TL haddini aşan kurumlar vergisi mükellefleri bu raporu hazırlayacaklardır.

Ayrıca söz konusu rapor sade istenmesi halinde Bakanlığa ve/veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara sunulacaktır. 

YILLIK TRANSFER FİYATLANDIRMASI RAPORU

Esasen hazırlanacak bu rapor daha önce hazırlanması gereken raporla aynı amaca hizmet etmektedir.  2007/12888 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 2008/13490 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararına istinaden belirlenen mükelleflerce, ilgili hesap dönemine ilişkin ilişkili kişilerle yapılacak işlemler nedeniyle kurumlar vergisi beyannamesinin verilme süresine kadar hazırlanacak ve istenmesi halinde Bakanlığa ve/veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara sunulacaktır. 

ÜLKE BAZLI RAPOR

Yapılan değişiklikle beraber hazırlanması ve en önemlisi istenip istenmemesine bağlı kalınmaksızın Gelir İdaresi Başkanlığına sunulması zorunlu olan rapordur.

İlk olarak 2019 hesap dönemi için hazırlanacak olan bu rapor, 31 Aralık 2020 tarihine kadar Gelir İdaresi Başkanlığına elektronik ortamda sunulması gerekmektedir.

Daha önce de söylediğimiz gibi, bu değişiklikte çok uluslu işletmelerin aktif olarak faaliyet yürüttüğü ülkeler nezdinde gerçekleştirdiği ilişkili işlemlerinin detaylandırılması en önemli amaçtı. Bu sayede ilgili ülkede faaliyette bulunana ilişkili firmalara örtülü kazanç dağıtımının var olup olmadığı hususunda yapılacak araştırmaya bu raporlar data sağlayacak ve risk analiz merkezlerine kapsamlı veri oluşturacaktır.

Söz konusu rapor, raporlama döneminden önceki hesap dönemi (2019 hesap dönemi için 2018 hesap dönemi) toplam konsolide grup geliri, 750 milyon-Avro ve üzerinde olan çok uluslu işletmeler grubunun Türkiye’de mukimi olan nihai ana işletme tarafından hazırlanarak yıl sonuna kadar Gelir İdaresi Başkanlığına elektronik ortamda sunulacaktır.

BELGELEMEDE/RAPORLAMADA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUS

2020/2151 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla getirilen ve detaylarına bu makalede yer verilmeyecek olan yeni raporlar, işletmelerin ilişki kişileriyle olan işlemlerinde, karşılıklı belirlenen fiyat politikalarının, belirlenen emsal bedellerin, karşılıklı elemine edilmesi gereken işlemlerin, karşılaştırılabilirlik analizinin, varsa yapılan düzeltme işlemlerinin mevzuat hükümlerine uygunluğu noktasında hem idareye hem de vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara fikir vermektedir.

Özellikle firmalarca, vergi inceleme elemanlarına sunulan raporlar, Kanunun, Bakanlar Kurulu ve CB kararlarının ve alt mevzuatın amacına/hedefine çoğu kez hizmet etmemektedir. Hatta mükelleflerin kimi zaman, sadece beyannamede yapılan bildirimle yetindikleri veyahut hazırlanan raporda, kopyala-yapıştır ile data sunulduğunu biliyoruz.

Söz konusu Cumhurbaşkanı kararının 19/A maddesinde “Transfer fiyatlandırmasına ilişkin belgelendirme yükümlülüklerinin tam ve zamanında yerine getirilmiş olması kaydıyla, örtülü olarak dağıtılan kazanç nedeniyle zamanında tahakkuk ettirilmemiş veya eksik tahakkuk ettirilmiş vergiler için vergi ziyaı cezası %50 indirimli olarak uygulanır.” kararı yer almaktadır. Kararın devamında belgelendirme yükümlülüklerinin tam ve zamanında yerine getirilmediğinin İdare veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlar tarafından tespit edilmesi durumunda, söz konusu mükelleflerin ceza indiriminden yararlanamayacağı belirtilmiştir.

Yukarda belirtilen ceza indiriminden faydalanmanın asli şartı raporlamanın/belgelendirmenin zamanında ve en önemlisi tam olarak yani eksiksiz, bilgiden noksan olmaksızın yapılması gerekmektedir. Vergi inceleme elemanlarınca, örtülü kazanç dağıtımına yönelik yapılacak incelemelerde, mükelleflerin ilişkili kişilerle olan işlemlerin tam olarak belgelendirilmediği kanaatine varılması halinde, mükellefler ilave 0,5 kat daha vergi ziyaı cezası ile muhatap olacaklardır.

Kaynakça:

  1. 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu
  2. 2007/12888 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
  3. 2008/13490 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
  4. 2020/2151 Cumhurbaşkanı Kararı

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Swap Hala En Çok Kullanılan Türev Ürün!

Swap işlemleri, iki tarafın belli koşullarda, belli bir zaman süresi içinde nakit akımlarını karşılıklı olarak değiştirme konusunda anlaşmaya vardıkları finansal bir işlem olarak tanımlanmaktadır.

Bir swap işleminde ana hatlarıyla 3 taraf bulunmaktadır. Swap işlemine taraf olanlar (end-users)  ve bu işleme aracılık edenler. Swap işlemine taraf olanlar genelde finansal nedenlerle yani faiz veya döviz riskini azaltmak amacıyla swap işlemine girerler. Aracılar ise (bankalar, brokerler vb.) komisyon ücreti almak için yaparlar.

Tarafların bir swap işlemi yaparken ulaşmak istedikleri temel hedefleri ise şunlardır :

  1. Döviz ve faiz risklerine karşı korunmak (hedging)
  2. Düşük maliyetli finansman sağlamak
  3. Aktif /Pasif ve likidite yönetimi sağlamak
  4. Kredibilite kullanarak ek finansal getiri temin etmek
  5. Spekülasyon yapmak

Para ve faiz swapı olmak üzere iki swap türü bulunmakta olup, swap piyasalarının geliştiği ilk dönemlerde para swapları daha çok kullanılırken zaman içerisinde faiz swaplarının önemi giderek artmış ve en çok kullanılan swap türüne dönüşmüştür.

A- Para Swapı (Currency Swap)

İki tarafın, belli bir zaman dilimi için iki farklı para biriminden borç veya anapara ve faiz ödemelerini cari spot kurdan değiştirme konusunda anlaşmaya vardıkları bir swap işlemidir. Vade sonunda anaparalar orijinal spot kurdan tekrar değiş-tokuş edilir. Vade süresi içinde her iki taraf birbirlerinin faiz ödemelerini üstlenir. Örneğin, X şirketi, Y şirketine banka aracılığıyla önceden belirlenmiş miktarlarda dolar ($) cinsinden sabit faiz öderken, B şirketi de A şirketine Euro (€) cinsinden sabit faiz öder. Vade sonunda da anaparalar iade edilir.

Para swapındaki amaç, swap’a taraf olan kişi ve kuruluşların farklı döviz ve para piyasalarındaki borçlanma yeteneklerini kullanarak, erişim olanağı daha zor oldukları döviz cinslerinden borçlanma imkanları yaratmak ya da daha cazip oranları elde edebilmektir.

Örneğin, bir firma sabit faizli dolar ($) cinsinden kredi temininde ciddi güçlüklerle karşılaşabilirken, Euro (€) cinsinden kredi alıp bunu swap etmek suretiyle, daha önce erişemediği sabit faizli dolar ($) krediyi elde etmesi mümkündür.

B- Faiz Swapı (Interest Rate Swap)

Faiz swapı, iki tarafın belli bir süre için aynı para cinsinden, karşılıklı olarak belirlenen bir anapara miktarı üzerinden faiz ödemelerinin veya faiz alacaklarının kompozisyonunu değiştirmek amacıyla gerçekleştirilen swap türüdür.

Bu işlem sayesinde, iki taraf da kredi maliyetlerini ucuzlatabilmektedir. Zaten faiz swapı genellikle kredi değerliliği farklı iki taraf arasında yapılmaktadır.

Kredibilitesi düşük olan taraf, kredibilitesi yüksek olan tarafa, swap işlemi için bir prim ödemekte ve bu prim her iki tarafın da ilk temin ettikleri kredilerin maliyetini düşürmektedir.

Bilindiği üzere, genelde gelişmekte olan ülkelerin şirketleri uluslararası piyasalarda sabit faizle kredi bulmada, kredibilitelerinin yeterli olmaması nedeniyle zorlanmaktadır.Bununla birlikte gelişmiş ülkelerin yüksek kredibiliteye sahip şirket ve bankaları ise, kendi finansal stratejileri çerçevesinde değişken faizli kredileri tercih edebilmektedirler.

Bu durumda kredibilitesi düşük olan firmalar değişken faizli kredi temin ederek, bu krediyi daha sonra kredibilitesi yüksek olan kuruluşlarla bir banka ya da broker aracılığıyla swap işlemleri sürecine sokarak istedikleri gibi sabit faizli krediye dönüştürebilmektedirler.

Örneğin, X borçlusu kredibilitesi yüksek olduğu için sabit faizle piyasadan daha uygun koşullarla borçlanabilsin.Y borçlusunun ise sermaye piyasasında (uzun vade) kredibilitesi daha düşük ancak  para piyasasındaki (kısa vade) kredibilitesi daha iyi olsun.Bu durumda her iki taraf, aracı bir banka vasıtası ile faiz ödemelerini takas ederek faiz maliyetlerini düşürebilirler.

Faiz swap’ında sadece faizler karşılıklı olarak değiştirildiğinden taraflardan birinin ödeme güçlüğüne düşmesi halinde risk miktarı (credit risk) yalnızca faiz ödemelerini kapsar. Oysa ki para swapı işlemindeki riskin kapsamına anapara ve faizi ödemelerinin her ikisi de dahildir.

Sonuç

Günümüzdeki en önemli finansal risk fiyat riski olup, döviz kuru ve faiz oranlarındaki değişimlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Gerek dünya gerekse ülkemizin politik ve ekonomik konjonktürü son derece çalkantılı bir sürece gebedir. Bölgesel jeopolitik dengesizlikler, ticaret savaşları, corona virüsüne bağlı olarak ortaya çıkan tedarik zincirlerindeki aksamalar, petrol fiyatındaki ani dalgalanmalar gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.

Söz konusu riskler, küresel sermayenin güvenli liman arayışına yol açmakta, üstelik gelişmiş ülkeler negatif reel faiz verseler dahi gelişmekte olan ülkelere akacak sermaye musluklarının iyice kısılması anlamına gelmektedir.

Borçlanmada en güçlü ve itibarlı kurumun devlet olduğu, haliyle Türkiye gibi gelişmekte olan ülke şirketlerinin finansal kredibilitesinin de içinde bulunduğu ülkenin finansal kredibilitesine paralel olarak daha düşük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, gerek daha ucuza finansman kaynağı bulabilmek, gerekse faiz maliyetlerini sabitlemek ve kur riskini azaltabilmek adına finansal bir araç olan swap ürününün kullanmasının, bahsi geçen zorlu finansal dalgalanmayı aşabilmek adına oldukça faydalı olacağı düşünülmektedir.

Nitekim, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) verilerine göre, Türk Bankacılık Sektörünün 2019 yılında gerçekleştirdiği türev ürün alım ve satım işlemlerinin %50’si swap para işlemlerinden, %34’ü swap faiz işlemlerinden oluşmakta olup toplam işlemlerin % 84’üne tekabül etmektedir.

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Diib’in Kapatılması İçim Hangi Belgeler Aranır?

A-DAHİLDE İŞLEME İZİN BELGELERİNİN (DİİB BELGESİNİN) KAPATILMASI İÇİN HANGİ BELGELER GEREKLİDİR?

1-Dahilde İşleme İzin Belgesinin kağıt ortamındaki basılı nüshası (Belge sahibi firmanın talebine istinaden ilgili firmaya gönderilmişse)

2-Gümrük beyannameleri asılları veya elektronik ortamda temin edilen gümrük beyannamesi bilgileri (Yurt içi alım veya belgeden belgeye teslim olması halinde fatura asılları)

3-Döviz alım belgesi aslı  (İhracatın özel fatura ile yapılması halinde )

4-İhracat listesi

5-İthalat listesi

6-Ekspertiz raporu(Belge süresi, içerisinde alınmış, üzerinde ilgili dahilde işleme izin belgesinin tarih ve sayısı belirtilmiş, ilgili en az iki mühendis tarafından imzalanmış ve ilgili birimin yetkilileri tarafından tasdik edilmiş)

7-Telafi edici vergi makbuzu (Gerekli olması halinde)

8-A.TR dolaşım belgesi (Gerekli olması halinde)

9-Menşe ispat belgeleri (Gerekli olması halinde)

10-Tedarikçi beyanı (Gerekli olması halinde)

11-Ön statü belgesi (İhracatın serbest bölgeye yapılması halinde)

12-Serbest bölge bilgi işlem formu aslı (Serbest bölgelerden, Türkiye Gümrük Bölgesi veya başka bir serbest bölge hariç olmak üzere serbest bölge dışına satış yapılması halinde)

13-Serbest bölgeden yapılan ithalata ilişkin gümrük beyannamesinin aslı ve bu ithalatın yapıldığı dahilde işleme izin belgesinin, dahilde işleme izninin veya yatırım teşvik belgesinin noter tasdikli örneği veya dahilde işleme izni ile ilgili olarak bu ithalatın ilgili izin kapsamında yapıldığına dair ilgili gümrük idaresinden alınacak yazı (Serbest bölgelerden yatırım teşvik belgesi veya başka belge / izin kapsamında Türkiye Gümrük Bölgesine ithalat yapılması halinde)

14-Serbest bölge gümrük müdürlüğü ve serbest bölge müdürlüğü tarafından müştereken düzenlenecek tutanak (Belge kapsamında serbest bölgeye ihracı gerçekleştirilen işlem görmüş ürünün, bu Tebliğin 28 inci maddesinde belirtildiği şekilde serbest bölgede kullanılması halinde)

15-Yeminli mali müşavirlerce onaylı ihracata ilişkin gümrük beyannamesi listesi ve konuyla ilgili yeminli mali müşavir raporu (Tecil-terkin sistemi çerçevesindeki belge kapsamındaki yurt içi alımlarda)

16-Telafi edici vergi tablosu (Gerekli olması halinde)

(*): Yurt içi alım veya belgeden belgeye teslim olması halinde fatura asılları yerine elektronik ortamda yer alan bilgilerde esas alınabilir ve fatura aslı üzerine meşruhat düşülmesi gerektiği belirtilen durumlarda, meşruhat, ilgili kurum tarafından elektronik ortamda düşülür.

(**): Taahhüt hesabına sayıldığına dair üzerine meşruhat düşülmüş ilgili belgenin fotokopisi alındıktan sonra Dahilde İşleme İzin Belgesi sahibi firmaya iade edilmek üzere

(***): Dahilde İşleme İzin Belgesi özel şartlar bölümünde yer alması veya gerek görülmesi halinde istenir. Belge kapsamındaki üretimin kapasite raporu konusu üretimden farklılık gösteren özel bir üretim olması durumunda ekspertiz raporu düzenlenir ve bu durum ekspertiz raporunda belirtilir. Ayrıca, belge kapsamındaki ekspertize konu her bir ithal girdi ile her bir işlem görmüş  üründen en az bir numunenin alınması veya numune alınmasının mümkün bulunmadığı durumlarda firma tesisinde inceleme yapılması gerekmekte olup; bu numuneler veya incelenen eşya ile ilgili ithalata ve ihracata ilişkin gümrük beyannamelerinin tarih ve sayılarının ekspertiz raporunda belirtilmesi gerekmektedir. Ekspertiz raporuna konu olan eşyadan alınacak numunenin veya numune alınmasının mümkün bulunmadığı durumlarda firma tesisinde yapılacak incelemenin belge süreci içerisinde yapılması, bu durumun ilgili kurumun yetkilileri tarafından belge süresi içerisinde tasdik edilmiş bir yazıyla (ekspertiz raporu ekinde sunulan) teşvik edilmesi ve numune alınması veya yerinde yapılan incelemeye ilişkin yazı tarihi ile ekspertiz raporunun düzenlenme tarihi arasında azami 3 (üç) aylık bir sürenin olması halinde, ekspertiz raporunun belge süreci içerisinde alınması şartı aranmaz.

NOT: Gerek görülmesi halinde: Bakanlıkça (İhracat Genel Müdürlüğü) ve/veya ilgili bölge müdürlüğünce, yukarıdaki bilgi ve belgeler dışında bilgi ve belge istenebilir veya Bakanlıkça (İhracat Genel Müdürlüğü) yukarıda belirtilen bilgi ve belgelerden biri veya birkaçı istenmeyebilir.”

B-DAHİLDE İŞLEME İZNİNİN KAPATILMASI İÇİN HANGİ BİLGİ VE BELGELER GEREKLİDİR?

1-Gümrük beyannameleri asılları veya elektronik ortamda temin edilen gümrük beyannamesi bilgileri

2-Ekspertiz raporu(Belge süresi, içerisinde alınmış, üzerinde ilgili dahilde işleme izin belgesinin tarih ve sayısı belirtilmiş, ilgili en az iki mühendis tarafından imzalanmış ve ilgili birimin yetkilileri tarafından tasdik edilmiş)

3-Telafi edici vergi makbuzu (Gerekli olması halinde)

4-A.TR dolaşım belgesi (Gerekli olması halinde)

5-Menşe ispat belgeleri (Gerekli olması halinde)

6-Tedarikçi beyanı (Gerekli olması halinde)

7-Ön statü belgesi (İhracatın serbest bölgeye yapılması halinde)

8-Serbest bölge bilgi işlem formu aslı (Serbest bölgelerden, Türkiye Gümrük Bölgesi veya başka bir serbest bölge hariç olmak üzere serbest bölge dışına satış yapılması halinde)

9-Serbest bölgeden yapılan ithalata ilişkin gümrük beyannamesinin aslı ve bu ithalatın yapıldığı dahilde işleme izin belgesinin, dahilde işleme izninin veya yatırım teşvik belgesinin noter tasdikli örneği veya dahilde işleme izni ile ilgili olarak bu ithalatın ilgili izin kapsamında yapıldığına dair ilgili gümrük idaresinden alınacak yazı (Serbest bölgelerden yatırım teşvik belgesi veya başka belge / izin kapsamında Türkiye Gümrük Bölgesine ithalat yapılması halinde)

10-Serbest bölge gümrük müdürlüğü ve serbest bölge müdürlüğü tarafından müştereken düzenlenecek tutanak (Belge kapsamında serbest bölgeye ihracı gerçekleştirilen işlem görmüş ürünün, bu Tebliğin 28 inci maddesinde belirtildiği şekilde serbest bölgede kullanılması halinde)

(*): Taahhüt hesabına sayıldığına dair üzerine meşruhat düşülmüş ilgili belgenin fotokopisi alındıktan sonra Dahilde İşleme İzin Belgesi sahibi firmaya iade edilmek üzere

(**): Dahilde İşleme İzin Belgesi özel şartlar bölümünde yer alması veya gerek görülmesi halinde istenir. Belge kapsamındaki üretimin kapasite raporu konusu üretimden farklılık gösteren özel bir üretim olması durumunda ekspertiz raporu düzenlenir ve bu durum ekspertiz raporunda belirtilir. Ayrıca, belge kapsamındaki ekspertize konu her bir ithal girdi ile her bir işlem görmüş  üründen en az bir numunenin alınması veya numune alınmasının mümkün bulunmadığı durumlarda firma tesisinde inceleme yapılması gerekmekte olup; bu numuneler veya incelenen eşya ile ilgili ithalata ve ihracata ilişkin gümrük beyannamelerinin tarih ve sayılarının ekspertiz raporunda belirtilmesi gerekmektedir. Ekspertiz raporuna konu olan eşyadan alınacak numunenin veya numune alınmasının mümkün bulunmadığı durumlarda firma tesisinde yapılacak incelemenin belge süreci içerisinde yapılması, bu durumun ilgili kurumun yetkilileri tarafından belge süresi içerisinde tasdik edilmiş bir yazıyla (ekspertiz raporu ekinde sunulan) teşvik edilmesi ve numune alınması veya yerinde yapılan incelemeye ilişkin yazı tarihi ile ekspertiz raporunun düzenlenme tarihi arasında azami 3 (üç) aylık bir sürenin olması halinde, ekspertiz raporunun belge süreci içerisinde alınması şartı aranmaz.

NOT: Gerek görülmesi halinde: Bakanlıkça (İhracat Genel Müdürlüğü) ve/veya ilgili bölge müdürlüğünce, yukarıdaki bilgi ve belgeler dışında bilgi ve belge istenebilir veya Bakanlıkça (İhracat Genel Müdürlüğü) yukarıda belirtilen bilgi ve belgelerden biri veya birkaçı istenmeyebilir.”

C-DAHİLDE İŞLEME İZNİ VERİLMEYEN MALLAR NELERDİR?

Kaynakça:

Resmi Gazete Tarihi ve Numarası Yasal Dayanak
06.03.2020-31060 Dahilde İşleme Rejimi Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Anılar 17- El Elden Akıl Akıldan Üstündür

Bu hafta da anılardan gidelim dedim. Bundan sonraki konularımız zannediyorum indirimli kurumlar vergisi olmak zorunda. Şimdilik o zor indirimli kurumlar vergisi yazısını düşünmeyip anılara dalalım diyorum. .
1980’li yıllarda muhasebe müdürü olarak bir firmada çalışıyorum. Diyelim ki ücretim ayda 10.000 lira. Ama o yıllarda şirket kurmak çok zor ve aylar süren bir olay. Bir şirketi kurmak ve tescil ettirme süresi bir ila üç ay arasında. Ben ise 3 gün de şirket kuruyorum. Teminatı da çözdürüyorum. Her şirket kuruluşunda normal aylığımın birkaç misli para kazanıyorum. Daha sonra piyasaya çıkmayıp bu işi bıraktım
O sırada firma kurmak isteyen biri yabancı bir ortakla kuruluş istedi. Onlara çok itimat ediyorum ve ortaklık %50 -50 olacak dediler. Yine de ana sözleşmeye bir takım özel hükümler koydum. Şirket kuruldu, sanayi tesisi yatırımı yapıldı. Harıl harıl çalışıyorlar. Bir gün Türk ortak geldi. Firmadaki hisseleri %11’lere düşmüş ve yabancılar bunları yönetimden de atmışlar. Sonuçta benim de araya girmemle bir takım anlaşmalar yapıldı.
Her yıl genel kurullara Türk ortakları temsilen ben gidiyorum. Ama bilanço, gelir tablosu ve her türlü konuyu o kadar güzel inceliyorum ki, öyle analizler yapıyorum ki inanamazsınız.
O zamanlar transfer fiyatlandırması konusu yok. Ama yurt dışındaki ana şirketin yatırım makinelerini kendisi temin edip buradaki şirkete pahalı satarak veya hammaddeleri dünya fiyatlarından pahalı satarak karları aktardığını ve benzer konulara ulaşabiliyorum.
Çokta güzel oluyor. O zamanlardaki avukat Petroçelli gibi bir konuşuyorum, bir konuşuyorum. Firmanın yetkilileri, avukatları, müşavirleri karşımda çok ama çok saygıyla duruyorlar. Bulduğum yanlışlar da hakikaten şikayet edilse firmanın başını çok ağartacak konular. Konuşuyorum, ertesi sene kar artıyor, kar dağıtımı yapılıyor. Ama firmanın yabancı ortağı çok rahatsız.
Sonunda, her yıl genel kurulu konferans şeklinde yurt dışından da takip etmeye başladılar. Acaba ben hangi sonuçlara ulaştım, hakikaten firmayı şikayet edip üretim ve ticaretini durdurabilir miyim? Bu arada bu sonuçlar firmanın Müdür ve sorumlularının da hatalarını ortaya çıkarıyor. Yabancı ortak bunları da benim konuşmalarımla haber almış oluyor.
Firmada işler epeyce düzelmeye başladı. Mali tablolarda pek fazla tenkid edilecek konu olmamaya başladı. Ama ben yine de konuşmaya başlayınca çok şeyler söylüyorum.
Derken, bir yıl geldi. Genel kurul için firmaya yetkili olarak geldim.
Ne göreyim? Firmanın mali danışmanı değişmiş, Genel Müdür değişmiş, Personel Müdürü değişmiş ve avukat da değişmiş, Yepyeni bir avukat gelmiş.
Genel kurulu idare etmek üzere Avukat seçildi. Ben tabii, her türlü tablonun tam olarak okunmasını istedim. Her seferinde de ? zaten daha önce hazırlık yapmışım- tahliller ve konuşmalar yapmaya ve ibra edilmemeleri gerektiğini dile getirmeye başladım. Ne güzel, kimseden ses çıkmıyor. Herkes başını önüne eğmiş duruyor. Avukat da ses çıkarmıyor. Konuştum, konuştum, konuştum. Coştum.
Avukat arkadaş, tamam mı Cevdet Bey dedi. Başka söyleyecek bir şeyiniz var mı? Yok. Bunlar Genel Kurul tutanağına yazıldı. Şimdi oylamaya geçiyorum dedi. Oylama yapıldı. Mali tabloları kabul edenler % 90 bilmem kaç. Reddedenler % birkaç. Bilanço ve gelir tablosu ve yönetim kurulu faaliyet raporu kabul edilmiştir. Gayet soğukkanlı bir şekilde, başka maddeye geçelim dedi. Ben şoke olmuş vaziyetteyim. Doğru, işte genel kurul yapmanın sonucu. Oylama sonucu kabul edenler ? etmeyenler olayıdır.
Ama, avukat beyin idaresi, tavrı o kadar hoşuma gitmiş veya o kadar şoke olmuştum ki, bir konuyu gündeme getirmedim. Yönetim kurulu üyeleri faaliyetlerinden dolayı oylamaya katılamazlar şeklinde bir madde var. Bu maddeyi de çok sakat buluyorum. Siz şirketin yönetim kurulu olarak, şirketin % 90 hissesine sahipsiniz. Geri kalanlar % 10 hisseye sahip ve genel kurulda sizin % 90 oyunuz geçerli olmayacak. Bana göre bu yanlış. Aslında Ticaret kanunundaki bu maddenin her bir ortak bazında oylamalar için geçerli olması gerektiği kanaatindeyim.
Bu yazıyı niye yazdım. Siz ne kadar konunuzu iyi biliyorsanız bilin, el elden üstündür, akıl akıldan üstündür, bir gün birileri çıkar, en iyi bildiğinizi sandığınız konuda sizden daha iyi olanların da bulunduğunu işte benim yaşadığım gibi öğrenirsiniz.
Yazımı bitirirken şunu da ilave edeyim, o genel kuruldan sonra firma çok daha iyi idare edildi ve gerek yatırım, gerek satış ve gerekse karlarda rekorlar kırdı. Sektörünün en iyilerinden biri oldu. Bahsettiğim avukat arkadaş da, benim en çok takdir ettiğim arkadaşlarımdan biri oldu.

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

TTK’nın 376. Maddesi Kapsamında Şirketlerde Sermaye Kaybı, Borca Batıklık Nedir? Sonuçları Nelerdir? Ne Tür İyileştirici Tedbirler Alınabilir? (2)

Değerli okurlar, bir önceki yazımda konu ile  ilgili temel kavramlar üzerinde durulmuş ve  sermaye kaybı kavramı , sermaye kaybının ortaya konulması, sonuçları ve sermaye kaybı karşısında alınabilecek iyileştirici tedbirler, yönetim kurulunun sorumlulukları ve teknik iflas kavramını kapsayan yazımın ise  bir sonraki yazımın konusu olacağını yazmıştım.

Sermaye Kaybı Nedir ?

Türk Ticaret Kanununun 376/1.maddesine göre;  Sermaye Kaybı , son yıllık bilançodan sermaye ile yedek akçeler toplamının yarısının ZARAR sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılmasıdır.

Türk Ticaret Kanununun 376/2.maddesine göre ; Sermaye Kaybı , son yıllık bilançoya göre,  sermaye ile yedek akçeler toplamının üçte ikisinin ZARAR sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılmasıdır.

Yukarıdaki TTK’ nun 376/1 ve 2.maddesinden anlaşılacağı üzere , bilançoda görünen sermaye açığının belli oranlara ulaşması durumunda bu açığın kapatılması öngörülmüştür.

Başka bir değişle , sermaye kaybına ilişkin önlemlerin uygulanabilmesi için, şirketin aktif toplamından, şirket borçları çıktıktan sonra kalan öz sermayenin, sermaye ve yedek akçeler toplamının yarısından  veya üçte birinden daha az olması gerekmektedir.

TTK 376/1 ve 2.maddesindeki yedek akçeler terimi ile TTK madde 519’ da düzenlenen akçeler kastedilmiş olup , TTK madde 520’ de düzenlenen şirketin kendi iktisap ettiği kendi pay senetleri için ayrılan yedek akçenin ve yeniden değerleme fonlarının bu tespitte dikkate alınıp alınmayacağına ilişkin farklı görüşler mevcuttur.

15 Eylül 2018 tarihli 30536 Resmi Gazete de yayımlanan 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376.Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğin Geçici Madde 1/1’ e göre, 1/1/2023 tarihine kadar, TTK 376.maddesi kapsamında sermaye kaybı veya borca batık olma durumuna ilişkin yapılan hesaplamalarda, henüz ifa edilmemiş yabancı para cinsi yükümlülüklerden doğan kur farkı zararları dikkate alınmayabilir.

TTK 376/1.Maddesine göre Sermaye Kaybına İlişkin Örnek

(Son yıllık bilançodan sermaye ile yedek akçeler toplamının yarısının ZARAR sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılmasıdır).

Sermaye 26.000.000
Yedek Akçeler ( TTK 519.Mad.-Kanuni Yedek Akçe / Genel Kanuni Yedek Akçe) 4.000.000
Olağanüstü Yedekler 8.000.000
Geçmiş Yıl Karları 10.000.000
Sermaye Yedekleri

520 Hisse Senetleri İhraç Primleri
521 Hisse Senedi İptal Karları
522 Maddi Duran Varlık Yeniden Değerleme Artışları
523 İştirakler Yeniden Değerleme Artışları
524 Maliyet Artış Fonu vb.

2.000.000
Geçmiş Yıl Zararları (42.000.000)
Dönem Karı 4.000.000
Dönem Zararı
Öz Sermaye 12.000.000

Sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının ( 26.000.000 +4.000.000 ) = 30.000.000

Öz Sermaye                                                                          : 12.000.000 TL’ si

Sermaye + Yedek Akçeler / 2 (30.000.000 / 2 )                  : 15.000.000 TL’ den küçük

olduğundan sermaye kaybı %50’ dir.

Bu örnekte görüldüğü üzere öz sermayenin , sermaye ve yedek akçeler toplamının yarısından daha az olduğu görülmektedir.

TTK 376/2.Maddesine göre Sermaye Kaybına İlişkin Örnek

(Son yıllık bilançoya göre,  sermaye ile yedek akçeler toplamının üçte ikisinin ZARAR sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılmasıdır).

Sermaye 26.000.000
Yedek Akçeler ( TTK 519.Mad.-Kanuni Yedek Akçe / Genel Kanuni Yedek Akçe) 4.000.000
Olağanüstü Yedekler 8.000.000
Geçmiş Yıl Karları 10.000.000
Sermaye Yedekleri

520 Hisse Senetleri İhraç Primleri
521 Hisse Senedi İptal Karları
522 Maddi Duran Varlık Yeniden Değerleme Artışları
523 İştirakler Yeniden Değerleme Artışları
524 Maliyet Artış Fonu vb.

2.000.000
Geçmiş Yıl Zararları (42.000.000)
Dönem Karı
Dönem Zararı (1.000.000)
Öz Sermaye 7.000.000

Sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının ( 26.000.000 +4.000.000 ) = 30.000.000

Öz Sermaye                                                                         :   7.000.000 TL’ si

Sermaye + Yedek Akçeler / 2/3 (30.000.000 / 2/3 )            : 10.000.000 TL’ den küçük olduğundan sermaye kaybı 2/3’ dür.

Bu örnekte görüldüğü üzere öz sermayenin , sermaye ve yedek akçeler toplamının üçte birinden daha az olduğu görülmektedir.

Sermaye Kaybının Ortaya Konulması

TTK madde 376’ da düzenlenen iki farklı  sermaye kaybı durumu olmasına rağmen, TTK 376/1 ve 2. Maddelerde iki ortak nokta bulunmaktadır. İlk olarak , her iki sermaye kaybının da son yıllık bilanço esas alınarak tespit edileceği düzenlenmiştir.

Her ne kadar kanun maddesinden sermaye kaybının son yıllık bilanço esas alınarak yapılacağı anlaşılıyor olsa da, TTK madde 376 hükmünün gerekçesinde, (Söz konusu açık, bir ara bilânçodan anlaşılmış veya 378 inci maddeye göre çalışan komitenin vereceği raporlarda belirtilmişse, yönetim kurulu son yıllık bilânçoyu beklememelidir. Kaybın varlığı birinci fıkranın işlemesi için yeterlidir. 378 inci maddeye göre erken teşhis ile görevli olanlar da durumu tespit edince yönetim kurulunu bilgilendirmelidir. Ancak, söz konusu kişi ve komitelerin sadece ikaz borçları vardır. Genel kurulu toplantıya çağırmak yönetim kurulunun görevidir. Kötüleşme aylık hesaplardan anlaşıldığı takdirde, yıllık bilânço esaslarına göre bir ara bilânço çıkarılması da gerekebilir.) sermaye kaybının bir ara bilançodan anlaşılması veya TTK’ nın 378.maddesine göre riskin erken saptanması komitesinin vereceği raporlarda belirtilmesi halinde, yönetim kurulunun son yıllık bilançoyu beklemesine gerek bulunmadığı belirtilmiştir.

Sermaye kaybının  ara bilanço veya başka bir suretle tespiti söz konusu ise , son yıllık bilanço beklenilmeden yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağırması ve alınacak tedbirleri genel kurula sunması gereklidir.

Ayrıca, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin 13.maddesinin 1.fıkrası  ise ; Şirketlerin sermaye kaybı veya borca batık olma durumlarının tespitinde, TTK’ nun 88.maddesine göre hazırlanan finansal tabloların esas alınacağı düzenlenmiş , finansal tabloların düzenlenmesinde ihtiyari olarak Türkiye Muhasebe Standartlarının uygulanmasının tercih edilmesi halinde ise, bu şekilde hazırlanan mali tablolar üzerinden değerlendirme yapılacağı belirtilmiştir.

Sermaye ile Yedek Akçeler Toplamının Yarısının Zarar Sebebiyle Karşılıksız Kaldığı Anlaşıldığında Yönetim Kurulunun Genel Kurulu Toplantıya Çağırması

TTK madde 376/1 hükmü gereği , sermaye ile yedek akçeler toplamının yarısının zarar sebebiyle karşılıksız kaldığı anlaşıldığında yönetim kurulunun, genel kurulu hemen toplantıya çağırması ve bu genel kurula uygun gördüğü iyileştirici önlemler sunması gerekir.

Madde hükmünün sermaye ile yedek akçeler toplamının en az yarısının karşılıksız kalması durumunda uygulanması söz konusudur. Yarıya ulaşmayan sermaye kayıpları için TTK ‘ da  bir düzenleme yoktur.

Yarıya ulaşmayan sermaye kayıpları için basiretli yöneticilerin gerekli önlemleri alması ve en azından esas sözleşmeye buna ilişkin bir  hüküm konulması uygun olacaktır.

Her ne kadar kanun hükmünde yönetim kurulunun “hemen” genel kurulu toplantıya çağırması ifade edilmiş ise de, kanun hükmünde aynı zamanda yönetim kurulunun iyileştirici tedbirleri de genel kurula sunması düzenlendiğinden, yönetim kurulunun söz konusu iyileştirici tedbirleri belirlemesi açısından yönetim kuruluna makul bir süre tanınması gerekir.

Tabi bu sürenin her hal ve karda ilgili bilanço dönemini aşmaması gerekir.

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376.maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin 5.maddesinin 1.fıkrasında , yönetim kurulu tarafından toplantıya çağrılan genel kurulun gündem maddeleri arasında, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının  karşılıksız kaldığı belirtilmesi gerekmektedir.

Gerek TTK madde 376 gerekçesinde,  gerek se 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376.maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin 6.maddesinde , yönetim kurulunun, genel kurulu hemen toplantıya çağırması, şirketin finansal yönden kötü durumda bulunduğunu bütün açıklığıyla genel kurula anlatması, hatta bu konuda bir rapor vermesi, zararların sebeplerini (kaynaklarını) göstermesi ve tedavi çareleri önermesi gerekir, aksi halde yönetim kurulu sorumlu olur.

Sermaye ile Yedek Akçeler Toplamının Yarısının Zarar Sebebiyle Karşılıksız Kalması Halinde Alınacak Tedbirler

Genel Kurulu toplantıya çağıran yönetim kurulu, genel kurula uygun gördüğü iyileştirici tedbirleri sunar. 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğinde belirtilen önlemler aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

SERMAYE KAYBI KARŞISINDA ALINABİLECEK İYİLEŞTİRİCİ ÖNLEMLER

Genel Kurul , tarafına sunulmuş olan iyileştirici önlemleri aynen kabul edebileceği gibi değiştirerek de kabul edebilir ya da sunulanların dışında başka bir önlemin uygulanmasına karar verebilir.

TTK 376 ve 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin 6.maddesi kapsamında sayılan iyileştirici önlem önerilerinin dışında başka öneriler sunulabilir. Şirketin faaliyet gösterdiği sektör, rekabet koşulları vs. bağlı olarak yönetim kurulu, genel kurula daha değişik iyileştirici önlemler sunabilir.

Örneğin ; Ortakların ödenmemiş sermaye borçlarının olması durumunda yönetim kurulu pay sahiplerine çağrıda bulunarak genel kurula iyileştirici önlem olarak sunabilir.

Yönetim kurulu, genel kurul kararı gerektirmeyen iyileştirici önlemleri de kendi alabilir ve bu iyileştirici önlemler hakkında genel kurula bilgi vermelidir.

Sermaye ile Yedek Akçeler Toplamının Üçte İkisinin Zarar Sebebiyle Karşılıksız Kaldığı Anlaşıldığında Yönetim Kurulunun Genel Kurulu Derhal Toplantıya Çağırması ve Alınacak Tedbirler

TTK’ nun 376.maddesinin 2.fıkrasında,son yıllık bilançoya göre, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının üçte ikisinin zarar sebebiyle karşılıksız kaldığı anlaşıldığı takdirde, derhal toplantıya çağrılan genel kurul, sermayenin üçte biri ile yetinme veya sermayenin tamamlanmasına karar vermediği takdirde şirket kendiliğinden sona erer.

TTK madde 376/2 hükmünde yer alan düzenlemelerin sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının üçte ikisinin zarar sebebiyle karşılıksız kalması halinde uygulama alanı bulacağı anlaşılmaktadır. Tam Üçte ikilik oranda sermaye kayıplarına nadiren rastlanılmakta olup, üçte ikiden tamamına kadar olan kayıplarda da madde hükmünün uygulanması gerekir.

Sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının üçte ikisinin karşılıksız kalmasına ilişkin düzenlemelere TTK madde 376/2 ve 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin 7 ila 11.maddeleri arasında düzenlenmiştir. TTK madde 376/1’ de düzenlenen sermaye kaybında iyileştirici tedbirler, 376/2’de ise düzenlenen sermaye kayıplarında ise genel kurula önlem alma yetkisi verilmiştir.

TTK madde 376/2 hükmü uyarınca, son yıllık bilançoya göre, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının üçte ikisinin zarar nedeniyle karşılıksız kaldığı anlaşıldığı takdirde, derhal ( derhal ifadesi yönetim kurulunun mevcut duruma göre  çalışmalar yaparak, en hızlı şekilde genel kurulu toplantıya çağırmasıdır) toplantıya çağrılmış genel kurul, sermayenin üçte biri ile  yetinme (sermaye azaltımı yaparak bilanço zararlarından şirketin kurtulmasıdır, yani zararın bu şekilde bünye dışına atılmasıdır),sermayenin tamamlanmasına, veya sermayenin artırılmasına  karar vermediği taktirde şirket kendiliğinden sona erer.

Şirketin kendiliğinden sona ermesi durumunda, pay sahipleri yargı nezdinde tespit davası açabileceklerdir.

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğinin 7.maddesinde, sermayenin üçte biri ile yetinilmesi hususu TTK’ nın 473 ve 475.maddeleri arasında düzenlenmiş olan sermaye azaltımı yapılması şeklinde açıklanmış ve üçüncü bir seçenek olarak da genel kurulun sermaye artırımı kararı alabileceği belirtilmiştir.

Diğer taraftan, sayılan tedbirler dışında, TTK madde 139/1 ( Sermayenin Kaybı veya Borca Batıklık Halinde Birleşmeye Katılma)  ve 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğinin 14.maddesinde (Sermayenin kaybı veya borca batık olma durumlarında birleşmeye katılma ) belirtildiği üzere, sermaye kaybı içerisinde veya borca batık durumda bulunan bir şirketin, kaybolan sermayeyi karşılayabilecek tutarda serbestçe tasarruf edilebilen (birleşmeye taraf olan diğer şirketin kaybolan sermayeyi veya borca batıklık durumunu karşılayacak miktarda serbestçe tasarruf edebileceği öz varlığa sahip bulunması ve ymm / smmm raporu ile ortaya konulması)  öz sermayeye sahip bir şirket ile birleşmesi de mümkündür.

TTK 376/2 ‘nin gerekçesinde , sermayenin tamamlanması ile azaltılan sermaye kadar veya ondan fazla sermaye artırımı yapılması veya bilanço açıklarının pay sahiplerinin tümünce veya bazı pay sahipleri tarafından kapatılması ya da bazı alacaklıların alacaklarını silmesi kastedilemektedir.

. 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin 9.maddesinde, sermayenin tamamlanmasının, bilanço açıklarının ortakların tamamı ya da bazı ortaklar tarafından kapatılması anlamına geldiği belirtilmiştir.Sermayenin tamamlanması kararı alınması durumunda her ortağın zarar sebebiyle karşılıksız kalan tutarı kapatacak miktarı vermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Bu yükümlülük her ortak tarafından payı oranında yerine getirilecek olup sermaye konulması veya borç verilmesi niteliğinde değildir. Ayrıca yapılan ödemeler, gelecekte yapılacak sermaye artırımına mahsuben bir avans olarak nitelendirilmez.

Diğer Taraftan, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376. maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğin  9/2.maddesine göre , sermayenin tamamlanmasında, anonim ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketler bakımından Kanunun 421 inci maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi, limited şirketler bakımından ise 603 ve devamı maddeleri uygulanır. Sermayenin tamamlanamaması, bazı ortakların kendi istekleriyle tamamlama yapmasına engel oluşturmaz.  Şirketin finansal  durumu iyileştiğinde pay sahiplerinin bu ödemeleri geri alması söz konusu değildir. Buna karşılık hisse edinilmesi veya konulan paranın şirkete verilen borç ya da sermaye artırım avansı olarak nitelendirilmesi de mümkün değildir.

Bilanço zararlarının kapatılması için getirilen yükümlülükler uyarınca yapılan ödemeler öz kaynaklar içerisinde sermaye tamamlama fonu hesabında toplanır ve takip edilir.

Teknik İflas Nedir ?

Türk Ticaret Kanununda teknik iflasa dair herhangi bir açıklama yoktur. Teknik İflas ifadesi tamamen pratikte yerleşmiş  bir kavramdır. Teknik İflasın tanımı ise kısaca, kağıt üzerinde bir iflas’ dır. Fiilen iflas söz konusu değildir.

15 Eylül 2018 tarihli 30536 Resmi Gazete de yayımlanan 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376.Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğin Geçici Madde 1/1’ e göre, 1/1/2023 tarihine kadar, TTK 376.maddesi kapsamında sermaye kaybı veya borca batık olma durumuna ilişkin yapılan hesaplamalarda, henüz ifa edilmemiş yabancı para cinsi yükümlülüklerden doğan kur farkı zararları dikkate alınmayabilir. Bu düzenleme ile kur dalgalanmaları nedeniyle şirketlerin teknik iflas durumuna girmelerinin önüne geçilmek istenmiştir.

Sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının oranı alınarak zarar sebebiyle karşılığının olup olmadığına bakılırken, geçmiş yıl zararları ile dönem zararları toplamından ödenmemiş yabancı para cinsinden hesaplanan kur farkı çıkarılır. Tebliğ’ de yer alan söz konusu hüküm , kur farkı hesaba katıldığında teknik iflas durumunda gözüken bir çok şirketi, yeni hesaplama ile teknik iflas durumundan çıkarabilmektedir.

15 Eylül 2018 tarihli 30536 Resmi Gazete de yayımlanan 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376.Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğin Geçici Madde 1/1’ de düzenleme ile ilgili en önemli husus, yabancı para cinsinden doğan yükümlülüğün henüz ifa edilmemiş yani ilgili borcun ödenmemiş olmasıdır. Ödenen borçlar için hesaplanmış kur farkları Tebliğ’ de düzenlenen istisna kapsamında değildir.

Teknik iflas hesaplamalarında ödenmemiş yabancı para cinsinden kur farkları nasıl hesaba dahil ediliyorsa , henüz tahsil edilmemiş kur farkı gelirlerinin de teknik iflas hesaplamasına dahil edilmesi uygun olacaktır.

Değerli okurlar, bundan sonraki yazımın konusunu , borca batıklık , borca batıklığın ortaya konulması ve borca batıklık durumunda alınabilecek tedbirler ile borca batıklık bilançosu oluşturacak olup, bir sonraki yazımızda görüşmek üzere…

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Gider Yansıtma Faturalarında Bilinmesi Gereken Önemli Bir Detay!

Değerli okurlar, bu hafta en çok Holdingler tarafından yapılan bir uygulama olan gider yansıtma faturalarındaki önemli bir detaya dikkat çekmek istiyorum.

İLİŞKİLİ ŞİRKETLERİN (ÖRN.HOLDİNG) GİDER YANSITMA FATURALARI DÜZENLEMESİ İÇİN HİZMETİN FİİLEN VERİLMESİ ŞARTTIR

Bilindiği üzere, Holdingler tarafından grup şirketlerine çeşitli adlar altında gider yansıtma faturaları düzenlenmektedir.

1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğinin “8.7. Holding şirketlerin genel idare giderlerinin bağlı şirketlere dağıtımı” başlıklı bölümünde, holding şirketler tarafından bağlı şirketlere araştırma ve geliştirme, finansman temini, pazarlama ve dağıtım, yatırım projelerinin hazırlanması, hedeflerin tayini, planlama, örgütlendirme kararlarının uygulanması, bilgisayar hizmetleri, sevk ve idare, mali revizyon ve vergi müşavirliği, piyasa araştırmaları, halkla ilişkilerin tanzimi, personel temini ve eğitimi, muhasebe organizasyon ve kontrolü, hukuk müşavirliği konularında hizmet verilebildiği belirtilmiştir. Bu tür hizmetlerin mutlaka verilmiş olması, kesilen faturada hizmet türünün ayrıntılı olarak belirtilmesi ve tek faturada birden fazla hizmet bedelinin bir arada yer alması halinde, her hizmet bedelinin ayrı ayrı gösterilmesi şartıyla, holding tarafından verilen hizmetlerin bağlı şirketlerce gider yazılabileceği ifade edilmiştir.

Tebliğ metninden de anlaşılacağı üzere, holding şirketlerinin düzenledikleri gider yansıtma faturalarının gider olarak kayıtlara alınabilmesi, hizmetin bil fiil verilmesi şartına bağlanmıştır.

İLİŞKİLİ ŞİRKETİN FİİLİ HİZMET VERMEDEN DÜZENLEDİĞİ GİDER YANSITMA FATURALARI ÖRTÜLÜ KAR DAĞITIMIDIR

Bazı durumlarda ise yurt içi veya yurtdışındaki ilişkili şirket tarafından fiilen bir hizmet verilmediği halde belirli dağıtım anahtarları dikkate alınarak (ciro, satış adedi, personel sayısı vb.) ilişkili diğer şirketlere gider yansıtma faturaları düzenlenmektedir. Özellikle yabancı sermayeli şirketlerde bu duruma rastlanılabilmektedir. Zira böyle bir durumda, ilişkili şirketin diğer şirketlere düzenlediği gider yansıtma faturası dağıtılmış kâr payı olarak değerlendirilecek olup Kurumlar Vergisi Kanununun 30 uncu maddesinin üçüncü fıkrasına göre kurumlar vergisi kesintisine tabi tutulacaktır.

Bu tutar ise, kurum bünyesinde %15 olarak stopaja tabi tutulacaktır.

Sonuç itibariyle, ilişkili bir şirket holding şirketlerinin diğer ilişkili şirketlere düzenledikleri gider yansıtma faturalarının gider olarak kayıtlara alınabilmesi için söz konusu hizmeti mutlaka vermiş olmaları gerekmektedir. Bu hizmetin fiilen verilip verilmediğinin tevsik edici vesikalarından biri de sözleşmedir. Holding şirketi ile diğer ilişkili şirketler arasında ne tür bir hizmet alımı olacaksa buna yönelik bir sözleşmenin de akdedilmesi önemlidir.

Diğer taraftan, yurtdışındaki ana şirketin, Türkiye’de mukim ilişkili şirkete herhangi bir hizmet vermeden düzenlediği gider katılım payı türündeki faturalar ise örtülü kar dağıtımı olarak değerlendirilecek olup KVK 30.mad.gereğince stopaja tabi tutulmalıdır.

Kaynak:

1- İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı Gelir Kanunları Usul Grup Müdürlüğü’nün 27.08.2019 tarih ve 11395140-105[VUK-1-18915]-E.691743 sayılı özelgesi.

2- 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu

3- 1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

OSB Tüzel Kişilikleri ve OSB Katılımcılarının Elektrik Ve Havagazı Tüketim Vergisi (ETV) Muafiyeti ve Şartları

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu 34. Maddesinde belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde elektrik ve havagazı tüketiminin Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi’ne (ETV) tabi olduğunu belirtmiştir. Aynı Kanunun 39. Maddesinde ise elektrik enerjisini tedarik eden veya havagazını dağıtan kuruluşların ilgili vergiyi tüketicilerden tahsil ettikten sonra belediyeye beyan etmesi ve ödemesi gerektiği belirtilmiştir. Bu durumda enerjiyi tüketenler verginin mükellefi iken enerjiyi sağlayan lisanslı kuruluşlar verginin sorumlusu olarak konumlandırılmıştır.

Ancak 4562 Sayılı OSB Kanunu’nun 21. Maddesi’nde OSB tüzel kişiliği bu kanunun uygulanmasına ilişkin işlemlerde her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olduğu belirtilmiştir. Aynı kanunda OSB tüzel kişiliklerinin elektrik üretme ve tüketme konusunda özel haklar da tanındığı için 21. Maddedeki muafiyet kapsamına elektrik ve havagazı tüketim vergisinin de girdiği tartışmasızdır. Elekrik ve havagazı tüketimi vergisi tahsili “vergide hata” hallerine girecek ve ilgili hükümler uyarınca iadesi istenebilecektir.

OSB katılımcıları için ise muafiyet durumu, OSB alanına belediye hizmetlerinin getirilme durumuna göre farklılık arz etmektedir.  Zira Belediye Gelirleri Kanunu 104. Maddesinde elektrik ve havagazı tüketim vergisinin tahsili için bu enerjileri kullanan işletmelerin bulunduğu mücavir alanlara belediyecilik hizmetlerinin götürülmüş olması gerektiğini kurala bağlamıştır. Aynı maddede götürülmesi gereken belediyecilik hizmetlerinin ne olduğu da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından tespit edileceği belirtilmiştir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ da yayınladığı 2 seri no.lu Belediye Gelirleri Kanunu Genel Tebliği’nde

“a)Taşıtların mahallin özelliklerine göre gidebileceği yolun yapılmış ve bakıma alınmış olması,

b) Mücavir alanda temiz ve sağlığa uygun içme ve kullanma suyu bulunması şarttır. ”

Şeklindeki düzenleme ile 2464 Sayılı Kanun’un aramış olduğu belediyecilik hizmetleri şartının nelerden oluştuğunu belirtmiştir.

Bu durumda OSB’nın bulunduğu mücavir alana belediye tarafından yol yapım ve bakım hizmeti ile içme ve kullanma suyu temin edilmesi hizmetlerinin ikisinin birden sağlandığı durumlarda OSB katılımcılarından belediyelerin Elektrik ve havagazı tüketim vergisi tahsil etme yetkisinin bulunduğu, anılan belediyecilik hizmetlerinin sağlanmadığı durumlarda ise belediyelerin OSB katılımcılarından elektrik ve havagazı tüketim vergisini tahsil etme yetkisinin bulunmadığı tartışmasızdır.

Ayrıca Elektrik ve Havagazı Tüketim Vergisi açısından önem arz eden bir diğer durum da elektrik enerjisini veya kok gazını kendisi üreten, temin eden işletmelerin durumudur. Normal şartlarda elektrik ve havagazı tüketim vergisinin matrahını elektrik enerjisi satış bedeli ve havagazı satış bedeli belirlemektedir. Oysa elektrik enerjisini kendisi üretip tüketen işletmeler açısından verginin matrahının belirlenebileceği bir alım satım ilişkisinden ve dolayısıyla satış bedelinden bahsedilemeyeceği için elektrik ve havagazı tüketim vergisi söz konusu olmayacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin 25/10/2018 tarihli 2015/941 başvuru numaralı kararında bu konuda detaylı değerlendirme yapılmıştır.

Bir kısım OSB’lerin tükettiği elektriği kendisinin tedarik ettiği düşünüldüğümde OSB tüzel kişiliklerinin ayrıca bu gerekçe ile de Elektrik ve havagazı tüketim vergisi mükellefi olamayacağı açıktır.

10.03.2020

Kaynak: www.MuhasebeTR.com