İş Kazası Yardımlarından Faydalanmanın Püf Noktaları! / İsa Karakaş

Gerek SSK’lı gerekse Bağ-Kur’lu sigortalıların iş kazasına maruz kalmaları hâlinde SGK tarafından yardımlar yapılmaktadır. Bunun için kazayı geçiren kişinin sigortalı olması, kaza sonucu bedence veya ruhça engelli hâle gelmesi, kaza ile sonuç arasında uygun bir illiyet bağının bulunması, şartlarının bir arada bulunması gerekmektedir.

İş kazası kabul edilen durumlar

SSK’lıların iş yerinde bulunduğu sırada başlarına gelen her türlü olay iş kazası sayılmaktadır. Hatta kalp krizi, beyin kanaması da buna dâhildir. İş yerini sadece işçinin işini yürütürken bulunduğu yer olarak düşünmemek gerekir. İşçinin iş yerinde üretilen mal veya verilen hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen iş yerine bağlı yerler, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi yerleri, avlu ve büro gibi diğer eklentiler ile araçlar da iş yerinden sayılmaktadır. Çalışanın iş yerinde bulunduğu sırada meydana gelen olayların yapılan işle ilgili olup olmadığına bakılmaksızın iş kazası sayılması gerekmektedir.

Diğer yandan işini yaparken, işveren tarafından verilen görev nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, kadın işçinin çocuğunu emzirirken geçen zamanlarda veya işveren tarafından sağlanan bir araçla işe gelip giderken meydana gelen kaza ve diğer olaylar nedeniyle ölmesi, sakatlanması, yaralanması ya da ruh sağlığını kaybetmesi durumları iş kazası sayılmaktadır.

İzinde ve dinlenme anında meydana gelen kazalar  

Bu bakımdan sigortalıların avluda yürürken düşmesi, dinlenme saatinde top oynarken ayağının burkulması, bahçede meyve ağacından meyve toplarken düşmesi, tarlada çalışırken traktör ile kaza geçirmesi, yemek yerken elini kesmesi, dinlenme odasında dinlenirken sobadan zehirlenmesi, iş yerinde intihar etmesi, iş yeri sınırları içinde bulunan havuzda boğularak ölmesi, ücretli izinli bulunduğu sırada çalıştığı iş yerindeki arkadaşlarını ziyaret için geldiğinde kaza geçirmesi, araçlarla çalışanların bu araçlarda geçirecekleri kazalar iş kazası olarak kabul edilmektedir…

Bağ-Kur’lular açısından iş kazası sayılan hâller

Bağ-Kur’lu sigortalıların iş yerinde bulunduğu sırada ve yürütmekte oldukları işleri nedeniyle maruz kaldıkları kazalar iş kazası sayılmaktadır. Birden fazla iş yerinde sigortalılık niteliği devam eden Bağ-Kur (4/1-b) kapsamında sigortalı sayılanlar bakımından her bir iş yerinde meydana gelen olaylar bu kapsamda değerlendirilecektir. Sigortalının iş yeri, kuruma yapılan iş kazası bildirimlerinden tespit edilebileceği gibi, yapılacak araştırmalarla sigortalılık niteliğine ilişkin elde edilebilecek belgelerden de tespit edilebilir. Örneğin; kolektif ve limited şirketlerin ortaklığı ile sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketin komandite ortaklığını aynı anda üzerinde bulunduran sigortalı üç şirkete ait iş yerlerinden herhangi birinde denetim yaparken düşmesi sonucu yaralanması iş kazası sayılacaktır.

İş kazası hâlinde SGK’nın yapacağı yardımlar

İş kazası hâllerinde sigortalılara sağlanan haklar; Sigortalıya geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneğinin verilmesi ile;

  • Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması,
  • İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine gelir bağlanması,
  • Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği verilmesi ve
  • İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için cenaze ödeneği verilmesinden ibarettir.

Yararlanma şartları

Sigortalıların iş kazasına bağlı olarak geçici iş göremezlik ödeneklerinden yararlanabilmeleri için SGK’ya yapılan bildirimin iş kazası olarak kabul edilmesi gerekir. SSK sigortalılarına iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle iş göremedikleri sürece prim ödeme gün sayısı şartı aranmaksızın ilk günden itibaren her gün için geçici iş göremezlik ödeneği verilecektir.

Bağ-Kur (4/1-b) kapsamında sigortalı sayılanlara iş kazası hâlinde geçici iş göremezlik ödeneği, genel sağlık sigortası dâhil prim ve prime ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması şartıyla yatarak tedavi ve bu tedavi sonrası ayaktan tedavilerine ilişkin verilen istirahat süreleri için ödenecektir. Tarım veya orman işlerinde hizmet akdiyle süresiz olarak çalışanlar, 4/1-a (SSK) kapsamında sigortalı sayılırlar. Bunlar hakkında kısa vadeli sigorta kolları bakımından yalnızca iş kazası ve meslek hastalığı sigortası uygulanmaktadır.

Çaresiz değilsiniz

SSK’lılar kaçak çalıştırılmış olsa bile iş yerinde geçirdikleri tüm kazalar iş kazası sayılmakta ve tüm yardımlara hak kazanmaktadır. İşverenin iş kazasını bildirmemesi de bu durumu değiştirmez. Kendiniz yazacağınız bir dilekçe ile avukata bile ihtiyaç duymadan SGK yardımlarından faydalanabilirsiniz. Dileyen herkes bizimle iletişime geçip dilekçe örneğine kolayca erişebilir. Kazasız bir çalışma hayatı dileklerimle…

(Türkiye Gazetesi | 05.08.2019)

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=27420

Yurtdışı Borçlanmasında Bundan Sonra Ne Olacak? / Şevket Tezel

Yurtdışı borçlanması hakkındaki yasa değişikliği 01.08.2019 tarihinden itibaren yürürlüğe girdi. Sosyal medya başta olmak üzere duyurularımızı iletebildiğimiz gurbetçi kesimi son anda borçlanma başvurusunu tamamladı ve artık bu konuda yeni bir döneme girdik.

Bağlanmış yurtdışı kısmi aylığı sahipleri dışında Türkiye’den emekli olmak isteyen gurbetçi vatandaşlarımızın emeklilik hak ve girişimlerimi Bağ-Kur’a kilitleyen yeni kanun aynı zamanda yüzde 40’lık ilave bir zammı da içeriyordu.

Bundan Sonra Ne Olacak?

Bundan sonra Türkiye’den emekli olmak isteyen yurtdışı çalışanı vatandaşlarımız eğer saha önce SSK statüsünde önemli ölçüde hizmetleri olup 3,5 yıldan az günden daha fazla güne ihtiyaçları yoksa sırf emekli olmak için borçlanma yapıp SSK emeklisi olabilecekler.

Keza Türkiye’ye dönüp en az 3,5 yıl SSK’lı çalışmış olanlar da borçlandıkları süre Bağ-Kur hizmeti olarak sayılsa bile borçlanmayı tercih edeceklerdir.

Buna karşın Türkiye’de birkaç ay ve daha az hizmeti olup hizmetin çoğunluğunu borçlanma ile sağlamak isteyenler eskiye göre çok olumsuz şartlara tabi olacaklarından borçlanıp emekli olmayı istisnalar dışında tercih etmeyeceklerdir.

Zira bu değişikliğin gurbetçi vatandaş açısından en önemli olumsuz yanı borçlanılacak hizmetin Bağ-Kur kapsamında sayılma zorunluluğudur.

01.10.2008 öncesinde ikamete dayalı yurtdışı borçlanması yapmak isteyen ev hanımlarının bu borçlanmaları Bağ-Kur’a, çalışma süreleri ise SSK’ya sayılırken 01.10.2008’den itibaren “Borçlanma başvur tarihinde son tabi olunan sigortalılık” kapsamında borçlanma hakkı getirilmişti. Şimdi 7186 sayılı Kanun kapsamındaki bu son değişiklik en kötüsünü getirdi ve borçlanmaları Bağ-Kur kapsamına kilitledi.

Yurtdışı kısmi aylığı bağlananlar bu kanundan zam dışında statü olarak etkilenmeyecekler. Ancak zaten yurtdışı kısmi aylığı bağlananların da benzer önemli sorunları zaten var.

Umut CHP‘nin Başvurusunda

Apar topar çıkartılan bu kanunun iptali amacıyla CHP konuyu Anayasa Mahkemesine taşıdı. Gurbetçi vatandaşın umudu da şimdi bu başvuruya bağlandı. Şayet Anayasa Mahkemesi bu kanunu iptal ederse en azından bir süre için yeniden eski sisteme göre borçlanma hakkı gelmiş olur. Buna karşın iktidarın böylesi konulardaki inadını biliyoruz. İptalden sonra iptal gerekçelerine göre yeni bir kanun daha çıkartabilirler. Nasıl olsa dört yıl daha seçim yok!

Diğer Borçlanmalar Ne Olacak?

Anayasa Mahkemesinin iptal başvurusunu reddetmesi halinde Hükümetin (Askerlik, doğum gibi) diğer borçlanmaların ödeme tutarına esas oranı da yüzde 32’den yüzde 45’e yükseltmesi yadırganmamalı. Zira dış borç yükü altında olan Bütçeyi rahatlatmak amacıyla son günlerde başvurulan zam dalgasının borçlanmaları da vurması uzak ihtimal olarak görülmemeli.

(Ali Tezel | 05.08.2019)

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=27421

Ülke Bazlı Raporlama Uygulaması Mükellef Haklarını Zedeliyor Mu? / Aylin Obalı

OECD’nin Vergi Matrahı Aşınması ve Kâr Aktarımı (BEPS) kapsamında yayımlamış olduğu 13. Eylem Planı ile birlikte, transfer fiyatlandırması raporlaması kapsamında Ana Rapor (Master File), Yerel Rapor (Local File) ve Ülke Bazlı (CbC) Raporlama’dan oluşan üç aşamalı bir yaklaşım getirilmişti.

Bu raporlamalardan ülke bazlı raporlama; ülkemizde mevzuatının henüz yürürlüğe girmemiş olmasına rağmen çok uluslu işletmelerin faaliyet gösterdikleri diğer ülke düzenlemeleri dolayısıyla şimdiden hazırlanmaya başlandı. Ancak 13. Eylem Planı kapsamında yapılacak Ülke Bazlı Raporlama, içerisinde barındırdığı bilgiler nedeniyle mükellefler tarafından güvenlik/gizlilik ve denetim riski açısından sorgulanabiliyor. OECD de bu bilgilerin yeterli teknik ve yasal dayanak olmaksızın idareler tarafından mükellef aleyhine kullanılmasının veya bilgi gizliliğinin ihlâl edilmesinin önüne geçmek amacıyla bir dizi öneriler içeren rehber yayımladı. Bu yazımızda ülke bazlı raporun mükelleflere karşı kullanımı konusunda idarelerce alınması tavsiye edilen çeşitli önlemlere değineceğiz.

Öncelikle ülkemizde mevcut transfer fiyatlandırması risk değerlendirmesi ve incelemelerinde yıllık transfer fiyatlandırması dokümantasyonu ve kurumlar vergisi ekinde beyan edilen yıllık transfer fiyatlandırması formu dikkate alınmaktadır.  Yıllık transfer fiyatlandırması raporlarının genellikle vergi incelemeleri esnasında talep edildiğini, dolayısıyla mevcut inceleme safhasında transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımının gerçekleşip gerçekleşmediğini; mevcut tüm ekonomik ve sektörel analizler ışığında değerlendirildiğini söyleyebiliyoruz. Ancak ülke bazlı raporlama ile vergi idareleriyle paylaşılacak bilgiler bu sonuca ulaşmak için teknik olarak yeterli değil.

Bu ay içerisinde OECD tarafından yayımlanan söz konusu “ülke bazlı raporlama içerisindeki bilgilerin uygun kullanımı hakkında rehber”, raporun idarelerce kullanım amacına açıklık getirmekle birlikte mükellef haklarını zedeleme ihtimali olan yaklaşımları önleyici nitelikte öneriler getiriyor.

Bilginin “Uygun Kullanımı” Nedir?

Ülke bazlı raporlamada yer alan bilgilerin yetkililer tarafından sadece bazı durumlarda elde edilmesi ve kullanılması öngörülmektedir. OECD tarafından bilgilerin kullanımının uygun olduğu belirtilen durumlar ise aşağıdaki şekilde sınırlandırılmıştır:

  • Transfer fiyatlandırması risklerinin üst düzey değerlendirilmesi,
  • Diğer matrah aşındırma ve kâr aktarımı risklerinin değerlendirilmesi,
  • Kullanımı uygun olan yerlerde ekonomik ve istatistiksel analizler yapılması.

Ülke bazlı raporda yer alan bilgiler, idarelerce üst düzey risk tespitinin yapılmasına yöneliktir. Bu bilgiler tek başına, tam bir işlev analizi veya karşılaştırılabilirlik analizi olmaksızın transfer fiyatlarında düzeltme talebinde bulunmaya veya mükelleflerin gelirlerini küresel formüler ile paylaştırmaya yeterli dayanak değildir. Ancak, vergi idareleri tarafından ülke bazlı raporda yer alan bilgilerden yola çıkılarak bir vergi denetimi planlaması ve grubun transfer fiyatlandırması düzenlemeleri veya diğer vergi hususları hakkında soruşturma yapılabilecektir.

“BEPS Riski” Nedir?

BEPS eylem planları genel kapsamda, ülkelerin temel olarak “vergilendirilebilen kârın kurumlar tarafından vergisel avantajı olan bölgelere taşınması amacıyla yapılan agresif planlama ve yapılandırmalar” ile olan mücadelesinden söz etmektedir.

Ülke bazlı raporda yer alan bilgiler her ne kadar olası vergi risklerinin tespit edilmesine yardımcı olsa da, riski oluşturan temel nedenleri anlamak için daha kapsamlı bir araştırma yapılması gerekmektedir. Bunun nedeni ise; söz konusu raporda yer alan bilgilerin transfer fiyatlarının uygun olup olmadığına dair kesin bir sonuç vermemesiyle birlikte, grubun BEPS’e sebebiyet veren başka uygulamalarının olup olmadığını da  kanıtlamaya yeterli olmayışıdır.

“Uygun Kullanım” İlkesine Uyumsuzluğun Yaptırımları

Bilginin “Uygun Kullanımı” ilkesinin Ülke Bazlı Raporlamaların değişimi için bir koşul olması gerektiği ve bu ilkenin ihlâl edilmesi hâlinde kurumlar hakkında yanlış bir vergi değerlendirmesi yapılabileceği vurgulanmalıdır.

Bu doğrultuda, uygun kullanım ilkesine uyumsuzluğun tespit edilmesi hâlinde ortaya çıkabilecek yaptırımlar şu şekildedir:

  • Bilginin uygun kullanılmaması halinde bu uyumsuzluklar raporlanacaktır.
  • Bilginin uygunsuz kullanımı sonucunda yapılan her türlü düzeltme yetkili makamlar tarafından geçersiz sayılacaktır.
  • Bilginin uygun kullanımı ilkesinin önemli derecede ihlâl edilmesi halinde, Ülke Bazlı Raporlamaların değişimi geçici olarak askıya alınabilecektir.

Sonuç Olarak…

Türkiye’nin de diğer OECD üye ülkeleri gibi otomatik bilgi değişimi anlaşmaları ve ilâve düzenlemelerle ülke bazlı raporlamada mevcut mükellef bilgilerinin gizliliğini sağlaması, etkin ve yasal inceleme için bu bilgilerin amacına uygun olarak kullanılması konusunda gerekli aksiyonu alması beklenmektedir. Aksi durumda raporun hatalı yorumlanmasıyla birlikte hem vergi ihtilaflarının artması hem de gereksiz kaynak kullanımı ve önemli olan asıl vergi riskleri yerine önemsiz risklere yoğunlaşılması söz konusu olabilecektir.

(KPMG Vergi | 05.08.2019)

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=27423

O İşverenlerden 3 Yıl İşsizlik Priminin Yarısı Alınmayacak / Ahmet Kıvanç

Türkiye’de iş kazalarında her yıl yüzlerce işçi hayatını kaybediyor, binlerce işçi ise sakat kalıyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK),ölen ve sakat kalan işçiler için yaptığı harcamaları ve ödemek zorunda kaldığı aylıkları, iş kazalarında kusuru bulunan işverenlere rücu ediyor. İş yerinde üç yıl süreyle ölümle veya sakatlanma ile sonuçlanmayan iş kazası olmayan işverenler ise ödüllendiriliyor. Habertürk’ten Ahmet Kıvanç, uygulamanın ayrıntılarını yazdı.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın konuyla ilgili tebliğine göre, çok tehlikeli sınıfta yer alan ve 10’dan fazla çalışanı bulunan, son üç yılda ölümlü veya sürekli iş göremezlikle sonuçlanan iş kazası meydana gelmeyen işyerlerinde işverenin ödemesi gereken işsizlik sigortası priminin yarısı alınmıyor. İşsizlik sigortası işveren primi aylık brüt ücretin yüzde 2’si düzeyinde bulunuyor. Teşvikten yararlanan işverenler 2019 yılı için işçi başına aylık 25.58 TL ile 191.85 TL arasında daha az prim ödüyor.

Teşvik uygulaması 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren uygulanmaya başlandı. Şu an teşvikten, 1 Ocak 2016-31 Aralık 2018 tarihleri arasında ölümlü veya sürekli iş göremezlikle sonuçlanan iş kazası yaşanmamış işyerlerinin sahipleri yararlanıyor. Son üç yıl iş kazası yaşanmamış işyerlerine sağlanan teşvik, 1 Ocak 2019-31 Aralık 2021 tarihleri arasında devam edecek. Kaza olmadığı sürece teşvik uygulaması sürecek.

1 Ocak 2017-31 Aralık 2019 tarihleri arasında iş kazası meydana gelen iş yerleri için teşvik uygulaması ise 1 Ocak 2020 tarihinde başlayacak.

Teşvikin devam edebilmesi için, teşvik uygulanan süre boyunca ölümlü veya sürekli iş göremezlikle sonuçlanan iş kazası yaşanmaması gerekiyor.

Teşvikten yararlanabilmek için işyerinin İSG-KATİP’e kayıtlı, iş güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi ile yapılmış bir sözleşmesinin bulunması gerekiyor. İş güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi hizmetini, bu amaçla kurulmuş şirketlerden alanlar da teşvikten yararlanabiliyor.

Çalışan sayısının hesabında aynı işveren tarafından Türkiye genelinde çok tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerinde 4/a’lı olarak çalıştırılan toplam işçi sayısı dikkate alınıyor. Asıl işveren alt işveren ilişkisi kurulan iş yerlerinde alt işverenin çalışanları, asıl işverenin toplam çalışan sayısına dahil edilmiyor.

BAŞVURU GEREKMİYOR

Şartları kaybetmesi nedeniyle teşvik uygulamasına son verilmiş olanlar hariç, işverenlerin teşvikten yararlanmak için başvuru yapması gerekmiyor.

İş kazaları Sosyal Güvenlik Kurumu’na ( SGK) bildirildiği için, teşvikten yararlanma hakkı bulunan iş yerleri SGK sisteminde otomatik olarak kontrol ediliyor. Hakkı bulunan iş yerlerine teşvik uygulaması da otomatik olarak başlatılıyor.

Ancak, işveren teşvikten yararlanma hakkını kaybedip kaybetmediğini kendisi kontrol etmekle yükümlü. Örneğin, çok tehlikeli sınıftaki iş yerlerinde çalışan işçi sayısının 10’un altına düşmesi halinde, işveren SGK’ya haber vererek, teşvik hakkını kaybettiğini bildirmek zorunda.

İş yerinin tehlike sınıfının “çok tehlikeli”den “az tehlikeli” sınıfa düşmesi, sözleşmesi sona eren iş sağlığı uzmanı ve iş yeri hekimiyle bir ay içinde yeni bir sözleşme yapılmaması halinde de teşvike son veriliyor.

İŞ KAZASINI BİLDİRMEYENE 5 YIL TEŞVİK YOK

Teşvikten yararlanan işverenlerden, ölümlü veya sürekli iş göremezlikle sonuçlanan iş kazalarını bildirmeyenlerin ya da geç bildirenlerin, kapsama giren tüm iş yerleri için beş yıl süreyle teşvik yasağı uygulanıyor. Bu işverenlerden, iş kazasının meydana geldiği tarihten itibaren indirim konusu yapılmış primler, gecikme zammı ve faiziyle birlikte isteniyor.

Beş yıl teşvik yasağı, işverenin yüzde 51’den fazla payı bulunduğu tüm şirketleri için söz konusu.

(Haber Türk | 05.08.2019)

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/ulusalbasin/haber_oku.php?haber_id=27422

Belediye Şirketlerinin 5 Puanlık SGK Prim Desteğinden Yararlanma Hakkı 1-GİRİŞ

1-GİRİŞ

Ülkemizde yerel yönetimler yoğunlukla “Belediyeler” tarafından yerine getirilmektedir. Belediyelerin yetkileri, hizmet alanları, yönetim sistemleri ve kaynakları gibi hususlar 5393 sayılı Belediye Kanunu ile 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunlarında düzenlenmiştir.

Makalemizde zikredilecek kanuni düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, hem belediyelere hem de büyükşehir belediyelerine “kendilerine verilen görevleri yerine getirme maksadıyla” şirket kurma yetkisi verilmiştir.

Makalemizde, belediyeler tarafından 6102 Sayılı Kanun hükümlerine kurulan şirketlerin, 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunun, Prim Oranları ve Devlet Katkısı başlıklı 81. Maddesinin (ı) bendi kapsamında işveren hissesinin 5 puanlık kısmının hazinece karşılanıp karşılanmayacağı hususları incelenecektir.

2-BELEDİYELER MEVZUATINDA ŞİRKETLERİN DURUMU

5393 Sayılı Belediye Kanununun 70. Maddesinde; “Belediye kendisine verilen görev ve hizmet alanlarında, ilgili mevzuatta belirtilen usûllere göre şirket kurabilir.”

5216 Sayılı Büyükşehir Belediye Kanunun “Büyükşehir belediyesi kendisine verilen görev ve hizmet alanlarında, ilgili mevzuatta belirtilen usullere göre sermaye şirketleri kurabilir. Genel sekreter ile belediye ve bağlı kuruluşlarında yöneticilik sıfatını haiz personel bu şirketlerin yönetim ve denetim kurullarında görev alabilirler. Büyükşehir belediyesi, mülkiyeti veya tasarrufundaki hafriyat sahalarını, toplu ulaşım hizmetlerini, sosyal tesisler, büfe, otopark ve çay bahçelerini işletebilir; ya da bu yerlerin belediye veya bağlı kuruluşlarının % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketlere, 8/9/1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın belediye meclisince belirlenecek süre ve bedelle işletilmesini devredebilir. (Ek cümle: 12/11/2012-6360/10 md.) Ancak, bu yerlerin belediye şirketlerince üçüncü kişilere devri 2886 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.”

Görüleceği üzere, belediyelerin kendisine verilen görev ve hizmet alanıyla ilgili ticari faaliyetlerde bulunmasına yasal düzenlemeler cevaz vermektedir.

3-TİCARET KANUNU AÇISINDAN DURUM

6102 sayılı kanunun 1. Kitabının, Ticari İşletme bölümünün, “Tacir” başlıklı 16. Maddesinde; “Ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticari bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşlar da tacir sayılırlar.” Denmek suretiyle belediyelerin kurmuş oldukları şirketlerin “tacir” sayıldıkları hüküm altına alınmıştır. Tacir olmanın sonuçları, genel manada ticari işletmeyi kimin kurduğuna göre, değişmemekte çoğu hüküm ortak olarak uygulanmaktadır. Kamu sermayeli bazı şirketlerin içsel düzenlemelerden kaynaklı ek yönetim ve denetim hükümleri bulunmaktadır. Ancak bu hükümler ticari hayatta varlıkları için bir önem teşkil etmemektedir. Bu hususta Danıştay’ın görüşü de bu yöndedir. Sermayesinin kamu kaynaklı olması, 6102 Sayılı TTK hükümlerine göre kurulan bir şirketin kamu kurumu olarak kabul edilmesini gerektirmemektedir.

4-SOSYAL SİGORTALAR MEVZUATI AÇISINDAN DURUM

5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası kanunun Tanımlar başlıklı 3. Maddesinin (21.) bendinde kamu idarelerini “Kamu idareleri: 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen kamu idareleri ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların bağlı idare, ortaklık, müessese ve işletmeleri ve yukarıda belirtilenlerin ödenmiş sermayesinin % 50’sinden fazlasına sahip oldukları ortaklık ve işletmelerden Türk Ticaret Kanununa tabi olmayanlarla özel kanunlarına göre personel çalıştıran diğer kamu kurumlarını,” şeklinde tanımlayarak bu işverenlere özel bir statü tanımı yapmıştır. Bu tanımdan anlaşılacağı üzere, kamu işverenlerinin özel sektör işverenlerinden belli hususlarda ayrışacağı tahmin edilmektedir.

Kurumun, Kamu idarelerinin 5 puanlık teşvikten yararlanamayacağına dair düzenleme dayanağı, 5510 Sayılı Kanunun 81. Maddesinin (ı) bendinde, “Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalıları çalıştıran özel sektör işverenlerinin, bu maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primlerinden, işveren hissesinin beş puanlık kısmına isabet eden tutar Hazinece karşılanır…..Bu bent hükümleri; vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları ile okul-aile birliklerince çalıştırılanlar hariç olmak üzere 21/4/2005 tarihli ve 5335 sayılı Kanunun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrası kapsamına giren kurum ve kuruluşlara ait işyerleri ile…..hakkında uygulanmaz.” Denmek suretiyle 5335 Sayılı Kanun 30. Maddesinde yazılı kamu idarelerinin bu destekten yararlanması engellenmiştir.

Kanımızca, bu madde hükmü belediye şirketleri açısından 696 Sayılı KHK dan sonra anlam ifade etmeye başlamıştır. Hatırlanacağı üzere, söz konusu KHK taşerona kadro verme amacıyla ihdas edilmiştir. Bu KHK dan sonra belediyeler KHK da belirtilen hizmetleri gördürmek için taşeron kullanamayacak, kendilerinin bu amaçla kurdukları şirketlerden, KHK da sayılı  hizmetleri gördürmeleri yasal zorunluluk haline gelmiştir. Hatta bu şirketlere işçi alınma süreçleri belli prosedürlere (güvenlik soruşturması, bakanlık izni vs.) bağlanmış, bu işçilerin özlük hakları hakem heyeti tarafından belirlenmiştir.

Ancak, belediyelerin KHK da belirli işlerden gayrı faaliyette bulunan şirketleri de bulunmaktadır. Bu şirketler bazen bulunduğu bölgede piyasa yapıcı rolde olması, alt/üst fiyat belirlemesi, arz güvenliği sağlaması veya bölgede işletmeci bulunamayıp, yerel yönetimler tarafından işletilmesi zorunluluk haline gelen, turistik tesis, sağlık kuruluşu veya otogar işletmesi olabilmektedir. Burada bahsedilen faaliyet kollarında belediye şirketleri çoğu zaman özel teşebbüsler ile rekabet etmekte veya sunulan hizmeti en düşük fiyattan halkın istifadesine sunması gerekmektedir.

Prime esas kazanç üzerinden 5 puanlık maliyet avantajı, bu şirketlerin diğer işletmeler ile rekabet edebilmelerini zorlaştırmakta, doğrudan kendilerinin sunmak zorunda kaldığı işyerlerinde ise maliyeti artırmaktadır. Kuruluş amacı KHK da belirtilen faaliyetler olmayan  belediye şirketlerinin, kamu idaresi sayılarak 5 puanlık destekten mahrum kalmaları, amaçlarına ulaşmada bir engel olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, 5 puanlık destek için sadece özel işveren olmak yeterli olmayıp, kanunda sayılı başkaca kriterleri de mevcuttur.

Bir şirketin sermayesinin kamu tarafından karşılanması, o şirketi kamu idaresi sıfatına büründürmemektedir. Kaldı ki, 5335 sayılı kanunun 30. Maddesinde “belediyeler tarafından kurulan şirketler” ifadesi de yer almamaktadır.

5-SONUÇ VE GÖRÜŞ

5 puanlık prim indirimi, hem sosyal güvenlik kurumunu tahsilat kapasitesini artırmak, hem de primini zamanında ödeyen işverenlere bir nevi mükâfat olarak mevzuatımıza girmiştir. Kamu idarelerine bu desteğin verilmemesinin muhtelif sebepleri olabilir ancak, 696 sayılı KHK da belirtilen hizmetler dışında belediyelerce kurulan, özel teşebbüslerle rekabet eden/rekabet etmek zorunda olan, hizmeti sunan özel işletme olmadığından dolayı mecburen kurulan, bölgede fiyat dengesi kurulması, arz güvenliği sağlanması gibi amaçlarla faaliyette bulunan belediye şirketleri, kamunun finansmanı ve denetimi düzenlemelerinden bağımsız, özel sektör işyeri olarak kabul edilmeli ve bu destekten yararlanmalıdır. Piyasa koşullarında faaliyet gösterebilmek için piyasadaki diğer oyuncuların tabi olduğu düzenlemelere tabi olunması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

  • 5393 Sayılı Belediye Kanunu
  • 5216 Sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu
  • 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
  • 5335 Sayılı Kanun

05.08.2019

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Finansal Kiralama Sözleşmesi Kapsamında Alınan Binek Otomobilin KDV’si İndirim Konusu Yapılabilir Mi?

I-GİRİŞ

Finansal kiralama, bir yatırım malının mülkiyetinin finansal kiralama şirketinde kalarak, belirlenen kiralar karşılığında kullanım hakkının kiracıya verilmesi ve mülkiyetin sözleşmede belirlenen değer üzerinden dönem sonunda kiracıya geçmesini sağlayan bir finansman yöntemidir. Finansal kiralama, yatırımcıların ihtiyaç duydukları yatırım mallarının öz kaynak veya banka kredisi kullanılarak satın alınması yerine, bir finansal kiralama şirketinden kiralanması; firmaların işletme sermayelerini daha akılcı bir şekilde kullanmalarını sağlayarak verimliliğin ve kârlılığın artmasında önemli rol üstlenmektedir.[1]

Yazımızda finansal kiralama sözleşmesi kapsamında alınan binek otomobilin KDV’si indirim konusu yapılıp yapılmayacağı hususu, idarenin konu ile ilgili özelgeleri de dikkate alınarak irdelenecektir.

II-YASAL MEVZUAT

3065 sayılı KDVK’nın 30/b maddesinde; faaliyetleri kısmen veya tamamen binek otomobillerinin kiralanması veya çeşitli şekillerde işletilmesi olanların bu amaçla kullandıkları hariç olmak üzere, işletmelere ait binek otomobillerinin alış vesikalarında gösterilen KDV’nin, mükelleflerin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan KDV’den indirilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.[2]

İdare KDV 30/b maddeyi gerekçe göstererek, finansal kiralama yoluyla kiralanan binek otolar için ödenen KDV’lerin indirilemeyeceğini ifade etmiştir.  Danıştay da eski kararlarında bu konuyu satış olarak değerlendirip KDV indirimine izin vermemiştir.

Finansal kiralama için KDV’nin düşük oranlı uygulandığı dönemlerde konu üzerinde idare mükellefleri yakın markaj altına almamıştı. Ama bildiğiniz üzere yapılan bir değişiklikle finansal kiralama işlemlerinde, işleme konu malın tabi olduğu oran uygulanmaya başlayınca KDV iadelerinde binek oto leasing KDV’lerinin indirime konu edilmemesi gerektiği yönünde eleştirisinin söz konusu olduğu ve bu giderlerin listeden çıkarılmasını istemektedir.

Bu konuda İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’nın verdiği 19.04.2013 tarih ve 39044742-KDV.30-602 sayılı özelgesindeİlgide kayıtlı özelge talep formunuzda, serbest muhasebeci mali müşavir olarak faaliyette bulunduğunuz; leasing (finansal kiralama) yöntemi ile 4 yıl vadeli binek aracı almak istediğiniz ve söz konusu araçların 4 yıl süresince finansal kiralama şirketi üzerinde kayıtlı olacağı belirtilerek bu araca ait amortisman ile tamir, akaryakıt ve diğer giderlerin indirim konusu yapılıp yapılmayacağı konusunda Başkanlığımız görüşü sorulmaktadır.  Buna göre, finansal kiralama işleminin süre bitiminde malın mülkiyetinin kiracıya geçmesi durumunda, binek otomobillerine ait yüklenilen KDV’nin indirilmesi mümkün bulunmamaktadır. Sözleşme sonunda malın kiraya verende kalması durumunda ise söz konusu işlem bir kiralama hizmeti olarak değerlendirileceğinden, kira tutarları üzerinden ödenen KDV indirim konusu yapılabilecektir. Öte yandan, finansal kiralama yöntemi ile kiralanan aracın mesleki faaliyette kullanılması şartı ile kullanım aşamasındaki akaryakıt, bakım ve benzeri giderler nedeniyle yüklenilen KDV’nin indirim konusu yapılması mümkün bulunmaktadır.[3]

Konu ile başka bir özelgede; parelel yönde görüş verildiği anlaşılmış olup, verilen özelgede; İzmir Vergi Dairesi Başkanlığı’nın verdiği 02.12.2010 tarih ve B.07.1.GİB.4.35.17.01-35-02-121 sayılı özelgesinde; Finansal kiralama ile şirketinize almış olduğunuz binek araçlar için aylık olarak ödenen kira bedellerine ilişkin olarak düzenlenen faturalarda hesaplanan katma değer vergilerinin (KDV) indirim konusu yapılıp yapılmayacağının bildirilmesi istenilmektedir. Finansal kiralama işleminin süre bitiminde malın mülkiyetinin kiracıya geçmesi durumunda, binek otomobillerine ait yüklenilen KDV’nin indirilmesi mümkün bulunmamaktadır. Sözleşme sonunda malın kiralayanda kalması durumunda ise söz konusu işlem bir kiralama hizmeti olarak değerlendirileceğinden, kira tutarları üzerinden ödenen KDV indirim konusu yapılabilecektir.[4]

III-SONUÇ:

İdarenin vermiş olduğu görüşe katılmak mümkün değildir KDV 30/b maddesini gerekçe göstererek binek oto satışlarında geçerli olan bir kuralı, finansal kiralama için de kıyas yoluyla uygulanmaya çalışılmıştır. Alıcının kiralamış olduğu binek otomobili kiralama süresi bitince alıp almama konusunda sözleşme özgürlüğünün bulunduğu, finansal kiralama müddetince otomobilin mülkiyeti finansal kiralama şirketine ait olduğu, kiracı edimlerini tam olarak yerine getirmedikçe ve asgari 4 yıl geçmedikçe mülkiyetin devri mümkün olmayacaktır. KDV’nin 30/b maddeye dayanak gösterilerek indiriminin engellenmesi hukuki değildir.


[1] Ahmet EROL – A. Ercan YILDIRIM – M. Vefa TOROSLU, Tüm Yönleriyle Finansal Kiralama (Leasing), Yaklaşım Yayıncılık, 2011, s.32

[2] 3065 sayılı KDVK’nın 30/b maddesi

[3] İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’nın verdiği 19.04.2013 tarih ve 39044742-KDV.30-602 sayılı özelgesi

[4] İzmir Vergi Dairesi Başkanlığı’nın verdiği 02.12.2010 tarih ve B.07.1.GİB.4.35.17.01-35-02-121 sayılı özelgesi

05.08.2019

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Hasılat Esaslı Vergilendirme

7104 sayılı kanunun 12 nci maddesiyle Katma Değer Vergisi Kanununun mülga 38 nci maddesi 01.01.2019 tarihinde yürürlüğe girmek üzere “Hasılat esaslı vergilendirme” hükmü olarak yayınlanmıştır.

7 Şubat 2019 gün ve  30679 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararında, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 38 nci maddesi kapsamında hasılat esaslı vergilendirme usulü uygulanacak sektör ve vergi oranının belirlenmesi yapılmıştır.

Tanımlar:

Minibüs: Sürücüsü dahil oturma yeri on yediyi aşmayan otobüslere minibüs denir.

Otobüs: Yolcu taşımacılığında kullanılan, sürücüsü dahil en az onsekiz oturma yeri olan motorlu taşıttır.

Katma Değer Vergisi Kanununda iki türlü vergilendirme usulü benimsenmiştir:

1. Gerçek Usulde Vergilendirme

Aksine hüküm bulunmadıkça mükellefler gerçek usulde vergilendirilirler.

2. Hasılat esaslı vergilendirme

6/4/2018 tarihli ve 30383 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7104 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 178 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 nci maddesiyle 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 38 inci maddesi yeniden düzenlenmiş olup gerçek usulde vergilendirmenin yanında bir de hasılat esaslı vergilendirme usulü benimsenmiştir.

a) Uygulamadan Yararlanacak Mükellefler:

Hasılat esaslı vergilendirme usulünden yalnızca Cumhurbaşkanı Kararı kapsamında hasılat esaslı vergilendirme usulü kapsamına alınan sektör ve meslek gruplarında yer alan mükellefler yararlanır. Bu kapsamda vergilendirilmek isteyenler, bağlı oldukları vergi dairesine başvurarak bu usule geçmeyi talep ederler.

6/2/2019 tarihli ve 718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Belediyeler tarafından ruhsat verilen, toplu taşıma hatlarını kiralayan, toplu taşıma hizmetinin hizmet satın alma yollarıyla yerine getirilmesi halinde bu hizmeti sunan ve gelirlerinin tamamını elektronik ücret toplama sistemleri aracılığıyla tahsil eden otobüs işletmelerinden münhasıran il sınırları içinde, otobüsle (sürücüsü dahil en az onsekiz oturma yeri olan) toplu taşıma faaliyetinde bulunanlar hasılat esaslı vergilendirme usulünden yararlanabileceklerdir.

b) Kimler Yararlanamaz?

i. Belediyelerin otobüs işletmeleri

ii. Doğrudan veya dolaylı olarak sermayesinin %51 veya daha fazlası belediyelere ait şirketler

iii. Şehirlerarasında otobüsle toplu taşıma faaliyetinde bulunan mükellefler

iv. İl sınırları içinde sürücüsü dahil en az onsekizden az oturma yeri olan (minibüs) mükellefler

v. 718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararında belirtilen faaliyetin yanında başka faaliyetleri de bulunan mükellefler

İl sınırları içinde yolcu taşıma faaliyetinde bulunan ve Karayolları Trafik Kanunu Hükümlerine göre sürücüsü dahil oturma yeri on yediyi aşmayan otobüsleri işleten (minibüs) mükellefler, Gelir Vergisi Kanunu 51. Maddesi hükümlerine göre basit usulden yararlanabilmektedir. Katma Değer Vergisi Kanunu 17. Madde diğer istisnalar 4/a bendinde Gelir Vergisi Kanununa göre vergiden muaf esnaf ile basit usulde vergilendirilen mükellefler tarafından yapılan teslim ve hizmetler KDV’den istisna edilmiştir. Dolayısıyla il sınırları içerisinde minibüsle şehir içinde yolcu taşımacılığı faaliyetinde bulunan mükellefler KDV’den istisna edilmiştir.

Ancak şunu da belirmek gerekir ki hasılat esaslı vergilendirme usulü zorunlu olmayıp, isteyenler bu usulde vergilendirilebilir. Bu usulde yararlanmak istemeyenler gerçek usulde vergilendirmeye devam edilecektir.

Bu kapsamda vergilendirilmek isteyen mükelleflerin, bağlı oldukları vergi dairesine yapacakları başvuruda, 718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararında yer verilen şartlara ilişkin tevsik edici bilgi ve belgeleri ibraz etmeleri gerekmektedir.

718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararında belirtilen faaliyetin yanında başka faaliyetleri de bulunan mükellefler hasılat esaslı vergilendirme usulünden faydalanamazlar.

c) Mükelleflerin Başvuruları Üzerine Yapılacak İşlemler:

Vergi dairesince hasılat esaslı vergilendirme usulüne ilişkin talebi içeren dilekçenin alınması üzerine, 718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararında yer verilen şartlara ilişkin tevsik edici bilgi ve belgeler ile mükellefiyet bilgilerinin 7 iş günü içinde kontrol edilmesi gerekmektedir.

Hasılat esaslı vergilendirme usulüne geçme şartlarını taşıdığı tespit edilen mükelleflerin “0015- Gerçek Usulde Katma Değer Vergisi” vergi türü kodundan mükellefiyeti, söz konusu bildirimin tebliğ edildiği tarihi içine alan vergilendirme döneminin sonu itibarıyla terkin edilerek, takip eden dönemin başından itibaren“0016- Hasılat Esaslı KDV4” vergi türü kodu ile mükellefiyet tesis edilecektir.

Örnek: Özel halk otobüsü işleticisi (A), 15/02/2019 tarihinde hasılat esaslı vergilendirme usulüne göre vergilendirilmek üzere vergi dairesine başvurmuştur. Vergi dairesi, mükellefin şartları sağladığını tespit etmiş ve hasılat esaslı vergilendirme usulüne göre vergilendirilmesinin uygun bulunduğuna dair yazıyı mükellefe 20/02/2019 tarihinde tebliğ etmiştir. Buna göre, (A)’nin Mart/2019 dönemi itibarıyla hasılat esaslı vergilendirme usulüne göre vergilendirilmesi gerekmekte olup, Mart/2021 dönemine kadar bu usulden vazgeçmesi mümkün değildir.

d) Diğer Hususlar:

Hasılat esaslı vergilendirme usulüne geçme şartlarını taşımadığı sonradan tespit edilen mükelleflerin, beyan dönemleri itibariyle gerçek usulde vergilendirme kapsamında beyan edilmesi gereken vergi tutarı hesaplanacak ve “0016- Hasılat Esaslı KDV4” vergi türü kodundan vermiş olduğu beyannamelere göre ödemiş oldukları vergi tutarı mahsup edilerek kalan tutar üzerinden re’sen tarhiyat yapılarak Hazineye intikal etmemiş vergi, vergi ziyaı cezası ve gecikme faiziyle birlikte mükelleflerden aranacaktır.

3065 sayılı Kanunun 38 inci maddesine göre hasılat esaslı vergilendirme usulüne geçen mükellefler, bu usule geçtikleri dönemden itibaren 24 ay süreyle bu usulü uygulamak zorundadırlar. 24 aylık süre içerisinde faaliyetini terk eden mükelleflerin hasılat esaslı vergilendirme usulü kapsamında yeni bir faaliyete başlamaları halinde ise 24 aylık süre yeniden başlayacaktır.

Hasılat esaslı vergilendirme usulüne geçen ve münhasıran otobüsle toplu taşıma faaliyetinde bulunan bir mükellefin, bu faaliyetin yanında başka bir faaliyete başlaması halinde hasılat esaslı vergilendirme usulünün şartları kaybedileceği için yeni işe başlanan dönem dahil olmak üzere gerçek usulde vergilendirme usulüne geçilmesi ve mükellefe “0015- Gerçek Usulde Katma Değer Vergisi” vergi türü kodundan mükellefiyet tesis edilmesi gerekmektedir.

Hasılat esaslı vergilendirme usulüne tabi mükellefler, bu usule göre hesapladıkları vergiyi 4 No.lu KDV Beyannamesi ile vergilendirme dönemini takip eden ayın yirmidördüncü günü akşamına kadar beyan eder ve aynı ayın yirmialtıncı günü akşamına kadar öderler.

Hasılat esaslı vergilendirme usulüne tabi mükellefler kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri belgelerde gösterilen KDV ile 2 No.lu KDV beyannamesiyle tevkif suretiyle ödedikleri KDV ve ithal ettikleri mal ve hizmetler dolayısıyla ödedikleri KDV’yi indirim konusu yapamazlar. Bu kapsamdaki mükellefler, indirilecek KDV tutarları ile hasılat esaslı vergilendirme usulüne göre beyan ederek ödedikleri KDV tutarlarını, işlemin mahiyetine göre gider veya maliyet olarak, yaptıkları teslim ve hizmetler dolayısıyla alıcılar için hesapladıkları ve düzenledikleri belgelerde gösterdikleri KDV’yi ise gelir olarak dikkate alırlar.

e) Uygulanacak Oran:

Hasılat esaslı vergilendirme usulüne geçen mükellefler için uygulanacak oran hasılatlarının % 1,5 i olarak dikkate alınacaktır.

Örnek: (A) Özel Halk Otobüsü İşletmesi Nisan/2019 döneminde yapmış olduğu toplam 50.000 TL tutarındaki toplu taşıma hizmeti için 9.000 TL KDV hesaplamıştır. Mükellef bu dönemde akaryakıt, tamir bakım, personel vb. için 40.000 TL harcama yapmış ve 6.000 TL KDV ödemiştir. Bu durumda, mükellefin gerçek usulde vergilendirilmesi halinde ödemesi gereken KDV tutarı 3.000 TL (9.000-6.000) olarak hesaplanacaktır.

Bu mükellefin hasılat esaslı vergilendirme usulüne geçmesi halinde ödemesi gereken KDV tutarı 6/2/2019 tarihli ve 718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararına göre hasılat tutarına %1,5 oran uygulanması suretiyle hesaplanacaktır. Buna göre mükellefin ödemesi gereken KDV tutarı 885 TL [(50.000+9.000)x%1,5] olacaktır.

05.08.2019

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Son G20 Zirvesine Vergisel Bakış

Yazımızın esas gündemine geçmeden önce, kısaca G20 (Group of Twenty) hakkında bilgi vermekte yarar var. G20, ülkemiz de dâhil olmak üzere toplam 19 devletten ve Avrupa Birliği’nden (Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Almanya, Fransa, Büyük Britanya, Hindistan, Endonezya, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Güney Kore, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği) oluşan ekonomi ve finans odaklı bir gruptur. İlk bakışta bu 19 ülkenin toplam olarak dünyanın en büyük 19 ekonomisine sahip olduğu algısı oluşsa da, bu ülkeler dünyada ilk 31’de yer alan ekonomilerden oluşuyor. Örneğin; İspanya gibi, dünyada ilk 19 ekonomide yer almakla birlikte Avrupa Birliği içinde temsil edilmeyi tercih eden ülkeler olduğu gibi, Tayvan, Norveç, İsviçre ve İran gibi, üye ülkelerden daha büyük ekonomilere sahip olmalarına rağmen G20 içinde bulunmayan ülkeler de vardır.

G20’nin kurulması ilk olarak 1999 yılında Almanya’nın Köln şehrinde düzenlenen G7 (Group of Seven)zirvesinde kararlaştırılmıştır. 1999 yılından itibaren Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde küresel finansal istikrarın sağlanması amacıyla ekonomik konuları görüşmek üzere düzenli olarak yılda bir defa toplantılar yapılmaktadır. Devlet ve hükümet başkanları arasındaki buluşmalar ise küresel finansal krizin etkisiyle ilk olarak 2008 yılında ABD’nin Washington şehrinde başlamış olup o yıldan itibaren düzenli olarak her yıl bir üye ülkenin dönem başkanlığında devam etmektedir. Nitekim 2015 yılında ülkemizin dönem başkanlığındaki zirve Antalya’da yapılmıştır. Zirveler; Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları zirvesi için bir tane, devlet ve hükümet başkanları zirvesi için bir tane olmak üzere kapanış bildirileri ile sonuçlanmaktadır. Kapanış bildirilerinde yer alan kararlar genel olarak ekonomik ve bazen siyasi niyet açıklamalarını içermekte olup bildirilerin üye ülkeler açısından bir bağlayıcılığı bulunmuyor. G20 zirvelerinde üyelerin yanı sıra; Dünya Bankası (World Bank), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve varsa davetli diğer ülkeler de temsil ediliyor.

G20’nin 2019 yılındaki zirvesi ise Japonya’nın dönem başkanlığında gerçekleşti. Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları zirvesi 8-9 Haziran 2019 tarihlerinde Fukuoka şehrinde, devlet ve hükümet başkanları zirvesi ise 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde Osaka şehrinde yapıldı. Doğal olarak G20 zirvelerinde medyanın ilgi gösterdiği konular güncel siyasi gelişmeler, liderlerin kendi aralarında yaptıkları ikili görüşmeler gibi konular oluyor. Japonya’daki zirvede de durum bu şekilde gelişti. Ancak, gerek Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantılarında, gerekse liderler zirvesinde gündemde pek yer almayan önemli kararlar alınıyor ve bu kararlar sonuç bildirgelerine de yansıyor. Biz de ilgi ve uzmanlık alanımız gereği, bu yılki zirve bildirilerinde yer alan vergi ile ilgili hususlara odaklanacağız.

Fukuoka şehrinde yapılan Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları zirvesi sonucunda 14 maddelik bir sonuç bildirgesi[1] yayınlandı. Bu bildirgenin 4 ve 11’inci maddelerinde vergi ile tavsiyeler yer alıyor. Bildirgenin 4’üncü maddesi aslında esas itibariyle G20 ülkelerinin nüfuslarının yaşlanması da dâhil olmak üzere demografik değişiklikleri ilgilendiriyor. Bildirgede; demografik değişikliklerin mali, finansal ve yapısal politikaları kapsayan eylemleri gerektirdiği vurgulanarak, ülkelere çeşitli önerilerde bulunulmuş. Bu önerilerden birisi de; üye ülkelerin vergi sistemlerinin nüfusun yaşlanmasının ve demografik değişikliklerin yol açtığı zorluklara daha iyi cevap verebilmek için adil ve büyümeye uygun bir biçimde tasarlanması. Bu tasarımın nasıl yapılacağı konusunda detaylı tavsiyeler bulunmamakla birlikte ilkesel bir belirleme yapılmış durumda. Nüfusun yaşlanması ülkemiz açısından kısa vadeli bir problem olarak görülmemekle birlikte -orta ve uzun vadede problem olacağı değerlendirilmektedir- G20 ülkelerinin pek çoğu için acil olarak çözülmesi gereken bir mesele. Ancak, özellikle son yıllardaki göç hareketleri sebebiyle meydana gelen demografik değişiklikler bizim için acil çözülmesi gereken problemlerin başında geliyor. Nitekim zirve bildirgesine de yansıdığı üzere, bu problemlerin çözümündeki araçlardan birisi de vergi sisteminin bu yeni duruma uyarlanması olacaktır.

Bildirgenin 11’inci maddesi ise tamamen vergisel konularla ilgili olarak kaleme alınmış. Maddede; “G20’nin küresel olarak adil, sürdürülebilir ve modern bir uluslararası vergi sistemi için işbirliğini sürdüreceği, büyüme yanlısı vergi politikalarını geliştirmek için uluslararası işbirliğinin memnuniyetle karşılanacağı, OECD BEPS (Base Erosion and Profit Shifting-Matrah Aşındırması ve Kar Aktarımı) projesinin[2] dünya çapında uygulanmasının ve vergi matrahlarının arttırılmasının önemli olduğu, dijitalleşmeden kaynaklanan vergi zorluklarını ele alma konusundaki son gelişmelerin (OECD çalışmalarının), vergi amaçlı finansal hesap bilgilerinin değişimi de dâhil olmak üzere, vergi şeffaflığı konusundaki son gelişmelerin ve uluslararası kabul görmüş vergi şeffaflığı standartlarını tatmin edici şekilde uygulamayan ülkelerin belirlenmesinin memnuniyetle karşılandığı, belirlenen ülkelere ilişkin listenin OECD tarafından yapılacak güncellenmesinin de beklendiği, listelenen ülkelere karşı savunma önlemlerinin dikkate alınacağı, tüm ülkelerin “Vergi Konularında Karşılıklı İdari Yardımlaşma Sözleşmesini (Convention on Mutual Administrative Assistance in Tax Matters)” imzalayıp onaylamaya çağrıldığı, Vergi İşbirliği Platformu (Platform for Collaboration on Tax-PCT) aracılığıyla gelişmekte olan ülkelerin vergi kapasitelerinin artırılmasına çalışıldığı, Vergi İşbirliği Platformu’nun (PCT) ilk ilerleme raporunun yanı sıra Japonya’daki Asya-Pasifik Vergi ve Mali Suç Araştırmaları Akademisinin memnuniyetle karşılandığı” belirtilmiş. Bu maddede yer verilen hususların neredeyse tamamının birebir olarak liderler zirvesi sonucunda ortaya çıkan bildirgenin küresel finans (Global Finance)başlığı altındaki 16’ncı maddesine de aynen yansıdığı görülüyor.[3]

Özetle; sonuç bildirgelerine bakıldığında, vergide küresel işbirliğinin ön planda olduğu görülüyor. Özellikle kar aktarımı yoluyla vergi matrahının aşındırılmasının önemli bir problem olduğu ve bu konuda OECD çalışmalarına (BEPS Eylem Planı) çok önem verildiği de açıkça vurgulanmış durumda. Ayrıca yine vergide şeffaflık konusuna büyük önem verildiği ve bu konuda yeterli çabayı sarf etmeyen ve idari yardımlaşmaya yanaşmayan ülkeler konusunda tedbirlerin geliştirileceği de önemli bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, belki de önümüzdeki yılların vergi açısından en önemli gündemi olacak olan dijitalleşme ve bundan kaynaklanan vergileme zorlukları kanaatimizce bildirgelerin en önemli, güncel ve gerçekçi konusu. Bildirgelerde bu konuda OECD çalışmalarının benimsendiği belirtilmek suretiyle önemli bir destek verilmiş durumda. Konunun kısa vadede somutlaşacağı, proje olmaktan çıkarak uluslararası mevzuata -özellikle ikili anlaşmalara- konu olabileceği göz önünde bulundurulduğunda, kanaatimizce, ülkemizde konuyla ilgili hazırlıkların yapılması ve ülke olarak haklarımızın korunması konusunda önemli bir evreye girdiğimiz de görülmektedir.

NOT: Makalemiz www.vergisorunlari.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


[1] CommuniquéG20 Finance Ministers and Central Bank Governors Meeting, Fukuoka, Japan, June 9, 2019, http://www.g20.utoronto.ca/2019/2019-g20-finance-fukuoka.html (Erişim Tarihi: 29.07.2019)

[2] https://www.oecd.org/tax/beps/ (Erişim Tarihi: 29.07.2019)

[3] G20 Osaka Leader’s Declaration, Osaka, June 29, 2019, https://www.japantimes.co.jp/news/2019/06/29/national/full-text-g20-osaka-leaders-declaration/#.XTmxisEUk2x (Erişim Tarihi: 29.07.2019)

05.08.2019

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

Vergi Kanunlarının Uygulanması ve İspat

Vergi Usul Kanunu’nun 3’üncü maddesinde vergi kanunlarının uygulanmasına dair ilke ile verginin kaynağını oluşturan vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin gerçek mahiyetinin esas olduğu hükme bağlanmıştır.

Vergi kanunlarının uygulanmasına dair ilke, kanunların “lafz” olarak betimlenen yazılı durumları ile “ruh” olarak betimlenen hükmün maksadı, kanun yapısındaki yeri ve diğer hükümlerle ilişkisi çerçevesinde belirlenmiştir. Maddede vergi kanunlarının lafzı ve ruhu ile hüküm ifade edeceği,  lafzın açık olmadığı durumda ruha göre uygulama yapılacağı belirtilmiştir. Buna göre kanunların uygulanmasında öncelik lafz olup, lafzın açık olmadığı, uygulama açısından tereddüt yarattığı durumda hükmün ruhunu temsil eden ölçütlere göre uygulama yapılacaktır.

İspata dair ilke, vergiyi doğuran olayın ve bu olaya dair işlemlerin gerçek mahiyetinin esas alınması olarak hükme bağlanmıştır. Gerçek mahiyet kanunda tanımlanmış değildir. Gerçek mahiyetin, vergiyi doğuran olay ve bu olaya dair işlemlerin görünen durumları ile bu olay ve işlemlere dair irade arasındaki tutarlık, uyum olarak değerlendirilmesi mümkündür. Gerçek mahiyetin belirlenmesinde yemin dışında her türlü delilin kullanılabileceği de maddede hükme bağlanmıştır.

İspat yönünden maddenin son fıkrasında bir yükümlülük ölçütü gösterilmiştir. Ölçüt, iktisadi, ticari, teknik gereklere uygunluk ile olayın özelliği çerçevesinde normal ve alışıldık olup olmamadır. Bu ölçütün işlevi, vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetinin belirlenmesi sürecinde ortaya çıkmaktadır. Vergiyi doğuran olaya ilişkin değerlendirmede, gerek vergi idaresi gerekse mükellef yönünden gerçek mahiyetten hareketle olması gerekene dair iddialarda bulunulabilir. Bu iddialar ilke olarak vergi idaresi yönünden vergi yükümlülüğünün daha yüksek olması gerektiğine, mükellef yönünden daha düşük olması gerektiğine ilişkin olabilir. Bu aşamada iddia olunan durumun ispatı gereklidir. İspat yükümlülüğünün tarafı, iddia edilen durumun iktisadi, ticari, teknik gereklere uygun olup olmamasına, olayın özelliğine göre normal ve alışıldık olup olmamasına göre değişir. Eğer söz konusu ölçütlere uymayan bir durum iddia olunmakta ise ispat iddia eden tarafın yükümlülüğü olacaktır. Diğer taraftan iddia edilen durumun söz konusu ölçütlere uygunluğu söz konusu ise iddia edenin ispat yükümlülüğü olmayacak, ancak bu iddiaya katılmayan tarafın iddianın ölçütlere uygun olmadığına dair ispat çalışması olabilecektir.

Vergi Usul Kanununun 3’üncü maddesindeki ispat ilkesi, vergilendirmeyi etkileyen bir kısım işlemlerin olduğundan farklı gösterilerek vergi matrahının veya olması gereken vergi yükümlülüğünün daha düşük belirlenmesine dair mükellef iradesinin aşılması esas olmak üzere vergi yükümlülüklerini etkileyen işlemlerin örtülmesine dair iradelerin caydırılmasına da etki edebilecek bir ilkedir. Vergi alacağının kaynağını oluşturan vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetini önceleyen ilke, hukuk ilkelerine uyarlı olarak, vergilendirmede de iradenin öne çıkarılması gerektiğine, zahiri(görünen) ile gerçek irade uyumunun vergi yükümlülüklerinin belirlenmesinde de ölçülmesinin vergi alacağının korunması yönünden esas alındığına dair önemli bir esası oluşturmaktadır. Bu durum mükellef hakları yönünden de geçerlidir. Vergiyi doğuran olay için hukukun öngördüğü vergilendirmenin ya da vergi yükümlülüğünün, gerçek mahiyet ortaya konulduğunda mükellef lehine de değişebileceği durumlar söz konusu olabilir.

Vergi kanunlarının uygulanmasına ilişkin lafz ve ruh ilkesinin de, hukukun amacının netlikle ortaya konulması yönünden önemli bir ilke olduğu görülmektedir. Bu ilke ile vergilendirmede kanunların uygulanması yoluyla neden olunabilecek hukuka aykırılık durumlarının asgariye indirilmesi hedeflenmektedir. Kanunların yapılış dönemleri itibariyle tüm amacın açıklıkla ortaya konulması mümkün olmayabilmektedir. Bu aşamada kanunun ve hükümlerinin yukarıda yer verilen uygulama ilkesi ölçütleriyle en geniş çerçevede değerlendirilerek en az uygulama hatasına neden olacak şekilde yorumlanması, hükmün amacının açıklanarak vergilendirmede kullanılması hukukun üstünlüğü yönünden de önemsenmesi gereken bir ilkedir.

NOT: Makalemiz www.vergisorunlari.com.tr adresinde yayınlanmıştır.

05.08.2019

Kaynak: www.MuhasebeTR.com